70’lerin Ruhu ve Altılı Masa

Hükümdarlardan, devlet adamlarından, halklardan, tarih deneyinden ders almaları istenir. Ama deney ve tarihin öğrettiği de, halkların ve hükümetlerin hiçbir zaman tarihten bir şey öğrenmedikleri ve bunlardan alınabilecek derslere göre davranmadıklarıdır.

–         G. W. F. Hegel

Feroz Ahmad’ın deyimiyle toplumsal ve politik alanda hiçbir etki yaratamayan, renksiz koalisyonların sardığı 1970’lerin Türk siyasal hayatına nüfuz eden ruh, “Altılı Masa” tabirini siyasal sözlüğe kazandıran muhalif partilerin olası ittifak görüşmelerinde tekrar zuhur etmek üzeredir. Nitekim ana akım siyasal partilerin, kendi politik konsolidasyonlarını toplumsal ve siyasal beklentilerin önünde tutması, beklediği istikrara erişemeyen siyasetin giderek felç olması dönemin siyasal ruhunu ifade etmektedir. 

Altılı Masa da “hiçbir etki yaratmayan, renksiz” bir girişim mi ya da güçlü bir siyasi birliktelik ortaya koyma iddiasıyla kesimsel çıkarları ikinci plana atacak bir oluşum mu olacağına karar vereceği günlerin arifesindedir. Altılı Masa açısından soru şudur: 70’lerin ruhuna mı bürünecek, yoksa iddia ettiği gibi yeni bir vizyon mu ortaya koyacak? Buradaki analiz, bu soruyu 70’lerin ruhu  ekseninde yanıtlamaya çalışacaktır.

1970’li Yıllarda Ne Oldu?

1970’li yılların ikinci yarısındaki Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerini, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Adalet Partisi’nden (AP) istifa eden 11 milletvekili ve mecliste sadece Faruk Sükan ile temsil edilen Demokratik Parti ile kurduğu koalisyonu, devamında da 24 Ocak kararlarını geçiren Üçüncü MC koalisyonu gibi istikrarsız hükümetler dönemini olanaklı kılan asıl unsur en çok oyu alan iki parti, CHP ve AP arasında bir mutabakatın gerçekleşmemesiydi. Bu bakımdan, dönemin iş dünyasının da desteğini alabilecek ayrıca oyların %70 oranında temsilini elde eden bir hükümetin kurulamaması ülkeyi 1980 darbesine sürükleyen, ekonomik ve politik istikrarsızlıklarla toplumsal huzursuzlukları olağanlaştıran bir dönemin arka plandaki sebebidir.

Ayrıca bu hükümetler döneminde koalisyon ortağı partiler kadrolaşma, IMF reçetelerinin uygulanması, Mali bütçenin oluşturulması gibi temel konularda daimi bir anlaşmazlık içinde hareket ettiler. Alınması gereken kararlar, ortakların müdahaleleri ile “karar” olmaktan çıkıyor, yetkin birer müdahale olmaktan çıkıp kısa süreli çıkarların belirlediği kısa ömürlü eylemlere dönüşüyorlardı. Böylelikle de alınan her “karar” olası bir istikrardan ziyade istikrarsızlığı besleyen müdahaleye dönüşmekteydi.

Siyasal temsili istikrarsızlığa mahkûm eden “parçalı” hükümetler, siyasal partilerin salt kesimsel çıkarlara odaklanması ve bu çıkarlarda ısrar etmesi sebebiyle siyasal krizi olağanlaştıran bir mekanizmayı 1970’li yılların siyasal seyrine adeta kazımıştır. Kurulan koalisyonlar, parçalı ve oy potansiyeli düşük partilerin varlığına yaşamsal önem atfeden yapılarıyla çözümden ziyade sorunlara sorun eklemekteydi. Zira oy oranları nispeten düşük ve kırılgan olan partiler olası bir seçimde, aldıkları oydan da olacakları kaygısıyla erken seçim kararı almakta dahi diretmekteydiler.

Örneğin, Ocak 1974’te kurulan CHP – MSP koalisyonunun önünü açan husus büyük ölçüde Demirel’in, CHP ile koalisyon kurmaktan kaçınmasıydı. Nitekim olası bir CHP – AP koalisyonu mecliste ve senatoda istikrarlı bir çoğunluk sağlayacağı gibi Demirel ve Ecevit, karşılıklı olarak birbirlerinin aşırılıklarını dizginleyebilecek birer lider olarak zayıf hükümetler devrini sonlandırabilirdi. Elbette bu tercihin Demirel ve AP açısından bir bedeli olabilirdi: Dönemin iktisadi koşullarının seçmenleri memnun etmeyecek önlemleri gerektirmesi ve bu önlemleri alan siyasi figür olarak AP’nin oylarındaki olası düşüş. Kitlelerin hoşuna gitmeyecek önlemleri almak yerine “muhalefet görevini yerine getirmek” Demirel için daha önemliydi. Ecevit’in yolu da üç ay süren partiler arası müzakerenin ardından ömrü bir yıl bile sürmeyecek bir CHP – MSP koalisyonuna evrildi. 

1975 Nisan’ından 1979 Kasım’ına değin kurulan dört koalisyon, I. ve II. MC, CHP ve 11’ler, III. MC,  toplumsal ve siyasal beklentiler bağlamında oluşmuş yapılardan ziyade siyasal partilerin kesimsel çıkarları doğrultusunda oluşan zayıf birlikteliklerdir. Partiler, dönem itibariyle, toplumsal ve siyasal sorunlar üzerinde etki yaratmaktan ziyade birbirleri üzerinde etki yaratmakla meşguldür. Örneğin II. MC hükümeti CHP’nin gensorusu ile düşürülmüş ve Cumhuriyet tarihinde gensoru ile düşürülen ilk hükümet olmuştur.

En çok oyu alan iki partinin koalisyon kurmaktan kaçınması bu partileri, 1970’li yılların ilk yarısında kurulmuş Erim, Melen, Irmak hükümetlerini kendilerinin desteğine muhtaç kılan zayıf yürütmelerden ibaret kılıyordu. Erim ve Melen hükümetleri, örneğin, Demirel’in desteğine muhtaçtı. Koalisyondan kaçınan bu iki büyük parti, kurulan hükümetlerin kırılganlığına müdahale etmek ya da birbirleri için birer tehdit olmak dışında bir şey yapamıyor ya da yapmak istemiyordu. Partiler, fikirler ya da programlardan ziyade “liderlerinin” izdüşümünden ibaret olduğu için bu durum dayanılmaz bir sıradanlık kazanıyordu. Nitekim II. MC’nin öncesinde toplum kesimleri ve iş çevreleri bir AP-CHP koalisyonu önerse ya da bunun beklentisi içinde olsa da parti liderleri açısından “ulusal mutabakattan” ziyade kesimsel çıkarlar daha öncelikli hâle geldiğinden bu beklentiler suya düşmüştü.

Sonuç olarak 1970’li yılların siyasi paradigmasını oluşturan birbiriyle bağlantılı iki temel unsurdan söz edilebilir. Bunlardan birincisi dönemin oy oranı yüksek partilerinin ve onların liderlerinin toplumsal beklentilerden ziyade kendi kesimsel çıkarlarına odaklanması, böylelikle de mutabakattan ziyade birbirleri için tehdit oluşturmakla meşgul olmalarıdır. İkincisi ise, bu partiler arasındaki uzlaşı yokluğunun bazı partilere, oy oranlarıyla ters orantılı bir siyasi güç kazandırması ve onlara bağımlı koalisyonlar oluşturmasıdır. Öte yandan öncelikle kendi partilerinin oy konsolidasyonunu muhafaza etmeye çalışan partiler, kısa vadede bunu başarmış gibi görünseler de, 1980’e giden süreçte hem kendi siyasi varlıklarını hem de ülkenin politik yazgısını derinden etkileyen bir sürecin parçası olmaktan öteye gidememişlerdir.

“Altılı Masa” Neydi, Ne Olmak Üzere?

İstanbul ve Ankara seçimlerini kazanan Millet İttifakı’nın iki üyesi CHP ve İYİ Parti ile onlara eşlik eden dört partinin, Demokrat Parti (DP), Saadet Partisi (SP), Gelecek Partisi (GP) ve Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), oluşturduğu Altılı Masa, Şubat ayından itibaren sürdürdükleri görüşmelerin en kritik eşiğine gelmiş durumdadır. Görüşmelerin, “eşit ortaklık” prensibinde somutlaşan çoğulcu niteliği kendi içinde bir önem arz etse de gerek muhalif seçmenin beklentilerinin somut şekilde karşılanamaması gerekse görüşmelerin paydaşları arasında sıklıkla duyulmaya başlayan “emrivakiler” Altılı Masa’nın kırılganlığını gündeme getiren bir sürecin habercisidir.

Bu kırılganlık özellikle aday belirleme sürecinde, çoklu aday mı ya da ortak tek aday mı gibi sorularda karşılığını bulmaktadır. Altılı Masa’da bu sürecin partilerin birbirleri üzerinde etki yaratma mücadelesine dönüşmesi kendileri açısından kırılganlığı daha da kuvvetlendiren bir olgu olarak görülebilir. Nitekim Altılı Masa açısından aday ismi bir tarafa aday profili hususunda basına yansıyan somut bir uzlaşıdan söz etmek de pek mümkün değildir. Dahası, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ismininin fiili Cumhurbaşkanı adayı olacak şekilde ön plana çıkarılması, İYİ Parti kanadından gelen muhalif kamuoyunun “Mansur Yavaş’ı beklediği” şeklindeki tespit ve Akşener’in Yavaş’ı “bekleyen bir tavır içinde kalmakla” eleştirdiği iddiası, Altılı Masa açısından bu süreci gittikçe kırılgan bir hâle getirmektedir.

Kırılganlığın en somut örneklerinden biri İYİ Parti’nin CHP’ye “vefa borcu” olduğuna dair bir söylemin yaygınlık kazanması ve Meral Akşener’in bu konudaki rahatsızlığını Fatih Altaylı’ya açıkça, “biz bu borcu 31 Mart seçimlerinde ödedik” şeklinde ifade etmesidir. Akşener’in ifadesinde CHP ve İYİ Parti açısından, Altılı Masa’nın kararlarına etki etme hususunda oluşmuş bir hiyerarşik algıya açık itiraz dikkat çekicidir. Keza İYİ Parti’nin, CHP’nin kılavuzluğuna “vefa” gereği itiraz etmeyeceği şeklinde bir algı, Akşener’in “oyun kurucu” rolündeki İYİ Parti hedefine uygun bir imge sunmamaktadır. 

Akşener’in aynı programda yaptığı “seçilebilir bir aday” vurgusu da bu itirazla birlikte okunduğunda olası Kılıçdaroğlu’nun “fiili aday” olarak ortaya konulmasına mesafe aldığı söylenebilir. Altılı Masa’nın bileşenlerinden Saadet Partisi’nin (SP) lideri Temel Karamollaoğlu’nun CHP liderinin Cumhurbaşkanlığı adaylığı için verdiği yanıt bu noktada önemlidir: “Güçlü bir ihtimal”. Buna karşın kendi adaylığını söz konusu bile etmeyen ve “herkes aday olabilir” diyen Akşener’in temel kıstasının seçilme şansı en yüksek aday olması ve Yavaş’ı öne çıkaran yorumların Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın adaylığa yönelik görünür kayıtsızlığı karşısında etkisini yitirmeye başlaması Altılı Masa’daki adaylık görüşmelerini bir tür girdaba dönüştürmektedir.

Girdabın bir diğer yüzü, “fiili aday” olarak öne çıkarılan Kılıçdaroğlu’nun yurtdışı temaslarının kamuoyunda ve Altılı Masa nezdinde algılanışıdır. Temasları bağlamında “genç beyinlerden oluşan bir koalisyon” kurduğunu ve yatırım olanaklarını tesis etmeye çabaladığını iddia eden Kılıçdaroğlu’nun bu adımlarına Altılı Masa içinden, kendisi dışında olumlu ya da olumsuz hiçbir yorumun yapılmaması da dikkat çekicidir. Keza CHP içinde de “Vakti miydi?” şeklindeki soruyla karşılanan bu temasların Altılı Masa içindeki karşılığı hâlihazırda bir merak konusudur.

14 Kasım 2022’deki Altılı Masa toplantısı öncesi kırılganlığı açığa vuran bir diğer husus da Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) lideri Hüseyin Baş’ın “Altılı Masa’ya katkı sağlama” iddiasıyla katılım talebi ve Akşener’in bu husustaki hevesli tutumu olarak göz önüne çıkarılabilir. Nitekim Akşener’in BTP ile bir ittifak ya da partiyi Altılı Masa’ya davet etme girişiminden diğer üyelerin haberdar olmadığı, olası bir katılıma da kimi Altılı Masa üyelerinin “komisyon çalışmalarına katılmamış bir partinin yer almasının” ne kadar doğru olduğu şeklindeki itirazları olası ittifakın zemininde bir çatlak yaratabilir.

İsmail Saymaz ile gerçekleştirdiği görüşmede SP’nin kendi katılımlarına “çok Atatürkçü” olmalarıyla sebebiyle itiraz ettiğini ifade eden Hüseyin Baş, Altılı Masa’ya dâhil edilmemeleri hâlinde Akşener ile olan “hukuklarının” süreceğini ifade etmektedir. Keza aynı görüşme metninde SP’nin yanında sürecin Gelecek, DEVA gibi üyelerinin bu daveti “emrivaki” olarak değerlendirdiklerine de işaret edilmektedir. Benzer bir “emrivakiliği” İYİ Parti, CHP kanadından gelen “Adayımız Kılıçdaroğlu!” şeklindeki açıklamalarda da hissetmişti. Bu karşılıklı emrivaki hissiyatlarının, Altılı Masa’nın uzlaşıdan ziyade “bir karşılıklı etki yaratma mücadelesine” sürüklendiğine dair işaretler olarak okunabileceğine bu noktada değinilmesi gerekmektedir. 70’lerin ikinci yarısındaki partiler ve liderler arasındaki güç mücadelesinin demokrasinin sürekliliğine ve Türk politik yaşamına verdiği zararlar düşünüldüğünde sürecin Altılı Masa açısından giderek daha kırılgan hâle geldiği de söylenebilir.

Bununla birlikte niceliksel oy oranından ziyade özgül ağırlıklarıyla Altılı Masa içinde öne çıkan SP, DEVA, Gelecek ve Demokrat Parti gibi ortakların tutumları karşılıklı emrivaki hissiyatları içindeki konumları da belirleyici olacaktır. Her ne kadar Altılı Masa’nın oy oranlarından bağımsız bir şekilde “eşit ortaklık” temelinde işlediği ifade edilse de kimi iddialar oy oranı en yüksek iki partinin kadrolarından ve tabanlarından bu “eşitliğe” itirazları gündeme getirmektedir. Bu partiler açısından asıl konunun, Altılı Masa’nın uzlaşısı mı yoksa kendi programları ve siyasal bakışlarının olacağı hususu kritik önemini korumaktadır. İYİ Parti’nin BTP hamlesine yönelik gelen itirazlar bağlamında değerlendirildiğinde bu “eşit ortaklık” tutumunun da kırılgan bir düzeye evrileceği göz önünde bulundurulabilir.  

Sonuç

70’lerin Türkiye’sinde siyasal partiler, odak noktası kendi tabanlarının beklentileri ve oy konsolidasyonu olan politikalar takip etmişlerdir. Kısa vadede bir sonuca ulaşmış gibi görünseler de hükümetler, salt parti çıkarları ekseninde gelişen süreçler neticesinde, toplumsal ve siyasal koşulların ritmine ayak uyduracak bir kapasiteden yoksun kalmışlardır. Bu yoksunluğun zemininde kurulan koalisyonlar ise kendi varlık koşullarını milletvekili sayısıyla ters orantılı güce erişen siyasi partilere borçluydu. 

Siyasetin çıkmazı o denli derinleşmişti ki 1973 sonrası her hükümet, AP-CGP koalisyonunun başkanlığını yürüten Naim Talu’nun ifadesiyle “ülkeyi seçime götüren hükümet” şeklinde bir yazgıya teslim olmaktaydı. Bu çıkmazın son noktası 1980’e gelindiğinde parlamentonun, düzenlenen 115 oturuma rağmen bir cumhurbaşkanı seçememiş olmasıdır. Nitekim partiler arası rekabetin bir türlü dinmek bilmemesi yüzü aşkın oturuma rağmen bir cumhurbaşkanı seçemeyen bir parlamentoyu dönemin siyasal atmosferi açısından son derece olağan kılmıştı.

Altılı Masa ise bir türlü karar verememe hâlini olağanlaştıran bir atmosfere bürünmek üzeredir. Bu eşiğin en önemli göstergeleri aylardır süregiden toplantılarda seçmenler açısından somut sonuçların ortaya çıkamaması, görüşmelerin tarafları arasındaki son zamanlarda giderek artan “emrivakiler” ve anlaşmazlıklardır. 

Altılı Masa’yı oluşturan partilerin kendi kaygılarına daha da yoğunlaştığı yukarıda ortaya konan serüvenlerin de görülmektedir. Özellikle Kılıçdaroğlu’nun kendi adaylığı hususunda Altılı Masa’yı ikna edememesi, Akşener’in BTP hamlesi ve görüşmelerde aday profili gibi somut kararların duyurulamaması olası güçlü ittifak beklentisini sekteye uğratabilir.

Bu bağlamda yakın gelecekte İYİ Parti lideri Akşener’in daha bağımsız bir çizgi izlemesi, hem Yavaş’ın tutumuna hem de BTP hususundaki Altılı Masa’nın yanıtına göre şekillenecek yeni bir strateji gündeme getirebilmesi mümkündür. Somut bir ifadeyle bu konjonktürde, daha önce aksini iddia etse de Meral Akşener’in aday olacağı bir Cumhurbaşkanlığı seçiminin ufukta göründüğünü söylemek, yerinde olacaktır. Kaldı ki İYİ Parti içinde de bu yönde seslerin çıktığına tanık olunmaktadır. Bu seslerin giderek güç kazanması durumunda Altılı Masa, kendi etkisizliğinin rengini vereceği gri bir alana sürüklenecektir.

Altılı Masa kendi içinde, bileşenlerini salt “seçime götüren kırılgan bir oluşum” olmaktan mı ibaret kalacak yoksa kesimsel kaygıları ikinci plana atıp ortak bir program ve aday ile gündeme mi gelecek? Bu soru, an itibariyle net yanıtlardan yoksun gibi görünse de keskin kırılmaların yaşandığı bir sürecin sonrasına denk gelen 14 Kasım 2022 tarihli (bugün) Altılı Masa toplantısı bir kılavuz niteliğinde ipuçları sunma potansiyeline sahiptir. 

Dr. Adem Yılmaz (Masa Ankara – Uzman)

One thought on “70’lerin Ruhu ve Altılı Masa

Bir Cevap Yazın