Ankara’nın Fin Hamlesi: İsveç Cenderesinden Kurtulmak

Geçtiğimiz hafta aşırı sağcı Rasmus Paludan’ın eyleminin sonuçları salt İsveç düzeyinde kalacak gibi durmuyor. İsveç, yeni dönemde “sorumluluğu üzerinden atan” bir strateji izlemek zorunda kalacak. Ankara’nın buna bir yanıt vermesi gerekli, çünkü bu strateji doğrudan NATO ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmeyi hedefliyor.

***

İsveç’te Rus bağlantıları olduğuna dair kuvvetli şüphelerin bulunduğu, neo-Nazi kökene sahip aşırı sağcı Paludan eyleminin ardından hem İsveç hem de NATO bağlamında tartışmalar yaşandı. Tartışmaların odak noktasında Erdoğan ve Türkiye, İsveç’teki aktivizm ve Finlandiya’nın İsveç’le eşzamanlı olmanın dışında tek başına NATO üyesi olma ihtimali yer aldı.

Elbette bu üç unsur birbiriyle bağlantılı.

Her ne kadar 27 Ocak Cuma günü İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billström, ülkesinin Türkiye’nin talep ettiği NATO’ya katılım şartlarını yerine getirdiğini ve gelinen noktada “Türk parlamentosunun onay sürecini başlatabileceği noktaya ‘yakın’ olduğunu” belirtse de bu açıklama İsveç’in yeni durumda izlediği stratejinin izlerini taşıyor.

Bir başka ifadeyle, Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğini parlamento gündemine bu aşamada getirme beklentisi fazla naif bir tutum olmanın ötesinde İsveç’in takip edeceği stratejinin kapak sayfasını teşkil ediyor.

Nitekim aynı açıklamada Billström, “28 NATO üyesi ülkenin İsveç ve Finlandiya’nın üyelik sürecini onaylama hızının ‘benzeri görülmemiş’ bir şey olduğunu” da dikkat çekiyor.

Bu açıklamayla Türkiye, “eşsiz bir gelişmenin” önündeki engel olarak sunuluyor ve İsveç, kendisini muhatap olmaktan çıkarıp 28 NATO üyesinin arkasına gizleniyor.

İsveç’in İzleyeceği NATO Stratejisi

Türkiye’den gelen kimi “iade taleplerinin” yerine getirilmemesini İsveç hükümetinin değil İsveç Mahkemelerinin verdiği bir karar olarak sunulmasının üzerinde de durmak gerekiyor.

Bu söylem bir yönüyle, Türkiye’nin karşısına İsveç’ten ziyade NATO’yu ve üyeliğe “benzeri görülmemiş hızla” onay veren 28 NATO üyesine çıkarmayı amaçlıyor.

İsveç buna ihtiyaç duyuyor, daha da ötesi buna mecbur.

Keza Ulf Kristersson’un liderliğindeki İsveç hükümeti yaşamak için aşırı sağ İsveç Demokratlarına ihtiyaç duyan üç partili bir azınlık hükümeti. France 24’te 27 Ocak’ta yayımlanan ve Kristersson’un üç aylık başbakanlık dönemini ele alan analizin gösterdiği gibi hükümet hemen her önemli kararında İsveç Demokratlarını göz önünde bulundurmak zorunda.

Analiz, fazlasıyla kırılgan ve aşırı sağ desteğe muhtaç İsveç hükümetinin özellikle NATO konusunu “çok kötü” yönettiğine dair çoğunluk görüşüne dikkat çekiyor. “Hiçbir ulusal güvenlik sorunumuz, Finlandiya’ya birlikte hızla NATO üyesi olmamızdan daha önemli değildir” diyen Kristersson’un Paludan’ın eylemi sonrası “Müslümanların tepkisini anlıyorum” şeklinde açıklaması da durumu kurtarmaya yetmiş değil.

Desteğine muhtaç olduğu İsveç Demokratları’nın lideri Jimmie Akesson, Başbakanı “Erdoğan’a yaltaklanmakla” itham etti. Dahası İsveç kamuoyunun ekseriyetle “Erdoğan’a, çok fazla taviz verildiğine” dair hissiyata sahip olduğu da son yapılan anketin dikkat çekici neticesi.

Karin Nelsson, aynı bağlantıda görülebileceği gibi, bu anketin İsveç kamuoyundaki NATO’ya üyelik desteğinin %70’lere dayandığını söylüyor: “Bu oran, desteğin dört yılda iki katına çıktığını gösteriyor.

Türkiye Uzmanı olan ve Oslo Üniversitesi’nde görev yapan Einar Wigen, İsveç kamuoyundaki bakışı özetler nitelikte şu yorumda bulunuyor: “İsveç ne yaparsa yapsın Türkiye yeterince tatmin olmayacaktı. Her zaman mutsuz olacak yeni bir şeyler bulacaklar. Erdoğan için mesele çatışmanın kendisidir”.

Tüm bunların yanında, Nelsson’un aktardığı üzere İsveçlilerin “enerji fiyatları, iklim, sağlık ve çeteler” gibi kaygıları bulunmakta. Bunun anlamı ise kırılgan İsveç hükümeti’nin kamuoyu desteği konusunda ciddi endişelerinin olması.

Tüm bu hususlar bağlamında İsveç hükümetinin, görüşmeleri erteleyen Ankara’nın muhatabı olma hususunda elinin fazlasıyla zayıf olduğu aşikâr.

Bu aşikârlık, “İsveç meselesini iç politikada ve seçim yolunda kullanmak” şeklinde Türk hükümetine atfedilen durumun ne denli tek taraflı olduğunu da gözler önüne seriyor.

Çünkü İsveç hükümeti de hem aşırı sağ desteğe mecbur olan kırılgan yapısı hem de kamuoyundaki başta NATO konusunda olmak üzere uğradığı güven kaybı doğrultusunda “NATO stratejisini” kurgulamak zorunda.

Hâliyle taleplerini karşılasa da “Ankara’nın sorun çıkaracağı” şeklindeki yoruma dayanarak hareket ediyor. Türkiye’yle birebir muhatap olmaktan kaçınan bu tutum gereği, NATO ve onay veren 28 üyenin karşısında Ankara’yı çıkarıyor.  

İsveç bu tutumuyla iki hususu ön plana çıkaracak. Bunlardan ilki, daha önce dikkat çektiğim NATO’nun “tanımlama kudreti” bağlamında şekillenecek gibi duruyor. Nitekim NATO, “üye devletlerce paylaşılan anlamları belirleme yetkisi devletlerin kimliklerini, çıkarlarını ve uygulamalarını ve koşullarını somutlaştıran ve çıkarlara erişimlerini kabul eden, erteleyen veya reddeden otorite”ye sahip bir ittifak.

İsveç, NATO’ya ve katılımını “benzeri görülmemiş hızla” onaylayan 28 üye devlete şöyle bir çerçeve çizecek: Kuvvetler ayrılığı prensibine dayanan ülkemizde mahkeme kararları gereği Türkiye’ye iade etmediğimiz kişilerle başlayan sorun “ifade özgürlüğü” bağlamında, ne kadar saygısızca olursa olsun, yapılan bir eylem bahanesiyle üyeliğimiz engelleniyor.

Kısacası, “ben sizinle aynı değerleri paylaştığım için Türkiye tarafından üyeliğim engelleniyor” söylemiyle hareket edecek.

Hem bakanlık seviyesinde hem de uzmanlarca dile getirilen “İsveç’in üyeliğinin an meselesi” olduğuna dair yorum bu stratejinin bir ürünü. 26 Ocak’ta ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın İsveç’i “canlı bir demokrasi” olarak tanımlaması ve İsveç’teki aşırı sağcı provokasyonu bu demokrasinin “istenmeyen, korkunç sonuçları” olarak görmesi de İsveç’in stratejisini destekler bir söylemin kolaylıkla işleyeceğini kanıtlıyor.

Türkiye, bu İsveç stratejisiyle NATO anlam dünyasının dışına atılmak istenecek. Nitekim Türkiye’nin “nefret suçu” gördüğü bir eylemi “ifade özgürlüğü” kapsamında savunan Batı projeksiyonunu sunan bir zemin yaratılmış durumda.

İkinci husus ise Rusya karşıtlığında şekillenecek gibi duruyor. Türkiye bu husus bağlamında “güvenliği ve güçlü demokrasiyi hedefleyen NATO genişlemesinin” önündeki engel olarak sunulmak isteniyor. 27 Ocak’ta yayımlanan “Finlandiya, İsveç ve NATO” başlıklı analiz bu noktada dikkat çekici yorumlara sahip.

Analiz öncelikle NATO genişlemesinin Rus tehdidinden ziyade Avrupa’nın ve demokrasinin güvenliğini amaçladığını vurguluyor:

“NATO’nun genişlemesi Rusya için bir tehdit oluşturmadı, ancak Avrupa’da güvenliği artırmak ve Orta ve Doğu Avrupa’da demokrasiyi güçlendirmek için tasarlandı. Bu mesajın canlı bir örneği, neredeyse 30 yıldır Avrupa devletleri arasında Avrupa’da hiçbir askeri çatışmanın olmamasıdır”.

Analiz bununla birlikte Rusya’yı, NATO üyeliğini engellemek uğruna “İsveç’i altüst eden güç” olmakla itham ediyor ve ekliyor:

“Kremlin’in Avrupa ülkelerine yönelik söylemi her geçen gün daha küstahlaşıyor. Buna mantıklı yanıt, yaptırımların artırılması ve Rusya’nın tamamen tecrit edilmesi olmalıdır. Bugün Batı, Rus liderliğine Rusya’nın 21. yüzyıldaki emperyalist yayılmasının hiç şansı olmadığını açıkça göstermelidir”.

Bu nokta Türkiye için kritik önemde. Çünkü İsveç’in, doğrudan NATO ile Türkiye’yi karşı karşıya getirecek şekilde bir söylem oluşturmasına dayanaklık edecek gibi duruyor.

“İsveç ne yaparsa yapsın…” şeklindeki yorumlar Türkiye’yi, Rusya’yla birlikte “demokrasi ve güvenliği amaçlayan NATO genişlemesi önündeki engel” olarak konumlandırmaya hazır, bekliyor.

Dikkat edilecek olursa İsveç’teki hükümetin zayıflığının ve aşırı sağa mecburiyetinin göz ardı edildiği yorumlar bunlar ve Batı’nın Türkiye’ye bakışını büyük oranda şekillendiriyor.

Sözün kısası İsveç, gelecek günlerde hem Rusya hem de Türkiye tarafından “tehdit edilen” bir ülke olarak kendini sunacak hem de NATO’yu, kendi üyelik sürecinde Türkiye’nin karşısına asıl muhatap olarak çıkaracaktır.

Ankara’nın bu stratejiye bir yanıt vermesi gerekiyor.

Ankara’nın Rotası: Finlandiya’nın Tek Başına NATO Üyeliği

Seçim sürecine iyiden iyiye giren Türkiye’nin, İsveç’teki Paludan eylemini ne iktidar ne de muhalefet düzeyinde göz ardı etmesi mümkün değil gibi görünüyor.

Nitekim muhalefet bloğu Altılı Masa’nın son toplantısından çıkan ortak metin “kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’e yapılan çirkin saldırıları bir nefret suçu olarak görüyor ve bunlara göz yuman hükümetleri de şiddetle kınıyoruz” vurgusuyla başlıyor.

Bu bakımdan Türkiye’nin tutumunu salt Erdoğan ve onun “otoriter liderliğine” bağlayan Batı bakışının kendi içinde sorunlu olduğunu da görmemiz gerekiyor. İsveç’teki provokatif eylemin Türk siyasal kültüründeki karşılığı Erdoğan ya da başka bir lidere bağlanmayacak denli açıkken analizlerin Erdoğan’a odaklanması ya Türkiye’yi tanımama ya da kısa yoldan “düşman”ı işaret etme anlayışlarına işaret ediyor.

27 Ocak’ta CNN’de yayımlanan ve “AB ve ABD, Erdoğan sonrası bir Türkiye görmekten mutlu olur. Böyle bir sonuç, Türkiye’nin hâlâ bir demokrasi olduğunu ispatlar ve Batı ile bir balayı için umut yaratabilir” şeklinde bir yorum içeren seçim analizi böylesi bir “bilinçli eksikliğin” ürünü.

İsveç, bu yaygın bakışla sorunun “Erdoğan” olduğunu vurgulamaya devam edecek. Yukarıda belirttiğim gibi kamuoyu da ancak böyle bir söylemle yatıştırılabilir.

Türkiye’nin İsveç konusunu Finlandiya’nın NATO üyeliğinden ayırması bu noktada gündeme gelmesi gereken bir senaryo. Keza Ankara’nın olası bu adımının Helsinki’deki askerî bürokratlarca da tartışılmaya ve Finlandiya’nın tek başına NATO üyeliğinin gerçekleşme fikrinin üzerinde durulmaya başlandığı görülüyor.

Fakat bu tartışmaların farklı bir boyutu da var. Değindiğimiz senaryoda İsveç’in, Finlandiya’nın tek başına NATO üyeliğini “arkadan bıçaklanma” olarak görebileceğine de vurgu yapılıyor. Fakat her iki durumda da İsveç’in “NATO hayalinin ertelendiği” aşikâr.

Kanaatim, Erdoğan’ın Finlandiya üyeliğini İsveç’in tutumundan ayırması yönünde.

Böyle bir adım İsveç’in izleyeceği stratejiyi büyük oranda boşa çıkaracaktır. Daha da ötesi İsveç’in, bütün sorumluluğu üzerinden atan ve NATO ile Türkiye’yi karşı karşıya getirecek politikasının önüne geçecektir.

Bu adımın bir diğer yönü de Batı bloğu ile ilişkilerin göz ardı edilemez niteliği. Türkiye, kendisini Batı karşısında “Rusya’yla aynı safta” konumlandıracak bir görünümden kaçınmak için bu aktif stratejiyi, Finlandiya’nın NATO üyeliği konusunu parlamentoya getirmeyi bir an önce düşünmelidir.

Bu analiz tamamlandıktan sonra İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billström ülkesinin, NATO sürecini geçiçi olarak durdurduğuna dair bir açıklamada bulundu. Açıklama aynı zamanda önümüzdeki yaz aylarında “NATO üyeliğinin gerçekleşeceğine” dair umudu da içeriyor. Yukarıda işaret ettiğin hususlar bağlamında bu açıklamanın şaşırtıcı olmadığını belirtebilirim. İsveç, Türkiye’yi “ne yapılırsa yapılsın ikna olmayan” bir ülke olarak konumlandırmayı sürdürecektir. Keza yaz aylarının işaret edilmesi de Batı bloğunun Türkiye’de olası bir iktidar değişiminden ümitli olduğunun bir uzantısı olarak okunabilir.

Bir Cevap Yazın