CHP’nin Psikopolitiği: Baba, Oğul ve Muhalif Seçmen

Okuyacağınız bu yazıda bir siyasal yapı olarak CHP’nin ve onu teşkil eden aktörlerin psikopolitiğini analiz edeceğiz. Keza hem seçim öncesi hem de seçim sonrası CHP’nin ve onu oluşturan üçgenin soğukkanlı analizine ihtiyaç var.

Bu minvalde baba (Kılıçdaroğlu), oğul (İmamoğlu) ve muhalif seçmen üçgeni CHP’yi teşkil eden üçgeni ifade ediyor.

Fildişi Kule’nin Fantezileri

Cumhuriyet Gazetesi’nin haberine göre, yeni MYK’sı ile gerçekleştirdiği ve kurultay süreçlerinin ele alındığı ilk toplantıda Kemal Kılıçdaroğlu, “Sahada daha görünür ve aktif olacağız. Fildişi kulelerde kalan bir anlayış olmayacak” şeklinde bir direktifte bulunmuş.

Aynı şekilde CHP liderinin takvimi kurgulanan kongrede aday olacağı da belirtiliyor.

Twitter profilinde hâlen “Gençlerin Demokrat Amcası” yazan Kılıçdaroğlu, “kader seçimi”, “son seçim”, “vatanını seven sandığa” ve “seçim değil, referandum” gibi ifadelerle bir kırılma noktası olarak tanımladığı 14-28 Mayıs seçimlerinin ikili başarısızlığı üzerine söyledikleri bundan ibaret:

Fildişi kuleden çıkmak.

Yaklaşık 13 yıldır CHP’nin genel başkanlığını sürdüren Kılıçdaroğlu’nun, bütün MYK üyelerinin istifasının dışında seçim sürecine dair basına yansıyan yorumu bu.

Bu yorum CHP’nin kapıldığı psikopolitik iklim adına çok şey söylüyor.

Basit düzeyde bir Google araması “fildişi kule”nin tanımını şu şekilde sunuyor:

“Toplum sorunlarından kaçanların içinde bulunduğu varsayılan düşsel evren”.

Bu bakımdan “fildişi kuleden çıkma” ifadesi CHP’nin, yaklaşımları, söylemleri ve aktörleriyle toplumsal süreçlere ve seçmenlere temas edemediğinin semptomatik itirafıdır.

Keza seçim öncesi kurgulanan o mahalle baskısının da utangaç bir şekilde dile getirilmesidir.

Artık trajikomik gösterilere dönüştüğü ayan beyan ortaya çıkan bazı Kılıçdaroğlu videolarını hatırlayalım:

Kılıçdaroğlu, gençlerin 14 Mayıs gecesi nerede kutlama yapacaklarını şimdiden planlamaları gerektiği şeklindeki videosu yaratılan “düşsel evrenin” ortalamasını sunar bize.

CHP liderinin “bugün size Cumhurbaşkanı yardımcılarımla birlikte sesleniyorum” diyerek başladığı, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş ile birlikte yer aldığı video ise bu “düşsel evrenin” en somut örneklerinden biri. Devamında ise başkanların da “teşekkür ederim sayın Cumhurbaşkanım”, “çok sağ olun Cumhurbaşkanım” şeklinde yanıt verdikleri Kılıçdaroğlu, “hadi başkanlarım, Bismillah diyoruz” diyerek videoyu sonlandırıyor.

İrfan Değirmenci ve Ayşenur Aslan’ın seçim gecesine dair yarattıkları o meşhur “düşsel evren” de bir diğer örnek.

Yine İmamoğlu’nun Yavaş’a ithafen “aramızda kalsın, kazanıyoruz başkanım” şeklindeki videosu… (Keza İmamoğlu bunu pek çok kez dile getirdi.)

Bu “düşsel evren”, yani fantezi evreni asla biçimsel bir yönden ibaret değildir. Gerçekliğin içinden kurucu bir nesne transfer eder ve bu nesnenin bileşenlerinden bir düşsellik kurgular.

İnandırma kudretinde, muhalif kitleleri kendi düşsel çerçevesine katabilmesinde de bu “gerçeklik parçacığı” yaşamsal rol oynar.

Muhalif, seküler seçmenler için CHP’nin kurguladığı düşsel evrenin “gerçeklik parçacığı” kabaca iki bileşene sahipti.

Bunlardan ilk Erdoğan’a yönelik tepkiydi. 21 yıllık iktidar süreci, yaşanan deprem felâketi, enflasyonun durdurulamaması Erdoğan karşısındaki bir adayın şansını ilk defa kat be kat arttırıyor olmalıydı.

Özellikle 6 Şubat depremleri ile 1999 depremi arasında sonuçları üzerinden kurulan özdeşlik sadece yurtiçinde değil yurtdışında yapılan analizlerin de konusu olmuştu: 1999 depremi nasıl Ecevit’i ve ortaklarını sandığa gömdüyse 6 Şubat depremi de 21 yıldır iktidarda olan Erdoğan’ın politik zaferler serisini sonlandıracaktı.

Kısacası sadece bu yönden bakıldığında Erdoğan’ın kaybetmesi için her şey hazırdı. O kadar hazırdı ki rakibinin kim olduğu bile önemsizdi.

Keza deprem sonrası Kılıçdaroğlu’nun izlediği öfkeli tutum, “iktidarla yan yana gelmeme” stratejisi de bu gerçekliğin bir ürünüydü.

Rakibin önemsizliği vurgusu ise Kılıçdaroğlu’nun adaylığını meşrulaştıran zemini teşkil edecekti.

Muhalif kamuoyu ise yargı kararı sürecinde İmamoğlu’nun yanında olmadığı şeklindeki eleştirilerini, “Kılıçdaroğlu aday olmasın” kampanyasını bir anda unutarak zaten kazanılacak bir seçimin öncesinde konsolidasyonun bozulmaması uğruna Kılıçdaroğlu’nun yanında yer aldı.

CHP’nin düşsel evreninin ikinci gerçeklik parçacığı ise Kılıçdaroğlu’nun adaylığının ilanı sonrasında İmamoğlu ve Yavaş isimleri ile Saadet Partisi’nde somutlaşıyor.

İmamoğlu ve Yavaş, İYİ Parti’nin ittifaka geri dönüş koşulu olan isimler olmanın yanı sıra seçim kampanyası boyunca Kılıçdaroğlu’nun adaylık profilini güçlendiren figürler olarak bu düşsel evrenin oluşturucu parçalarıydılar.

Saadet Partisi ise özellikle temkinli muhalifler açısından bir ikna unsuru oldu. Hem Alevi bir politik ismin Millî Görüş geleneğinden beslenen bir partinin önünde adaylığının duyurulması hem de özgül ağırlığı ile oluşturulan düşsel evrenin elzem bir parçasıydı.

Bu düşsel evrenin hem CHP hem de muhalif kamuoyu tarafından paylaşılan söylemsel unsuru Kılıçdaroğlu videolarıydı. Açıkça gerçeklikten kopuşun ifadesi olan bu videoların “izlenme sayıları” üzerinden yapılan değerlendirmeler seçim sonrası hayal kırıklığının yoğunluğuna katkıda bulunacaktı.

İmamoğlu Ne Yapabilir?

Yargı kararının açıklandığı Aralık 2022’nin ikinci yarısında İmamoğlu’na bir “Erdoğan yazgısı” atfedildi. Muhalif kamuoyunun önemli bir bölümü bir süredir kendi Erdoğan’ını ararken İmamoğlu, iki belediye seçimi zaferi ve İstanbul’un alınmasıyla bu arayışın sonuçlandığı figür olarak kurgulanıyordu.

14 Aralık kararı ile Erdoğan’ın Pınarhisar dönemi özdeş kılınıyor, İmamoğlu’na yönelik bu davanın Türk siyasi tarihinin dönüm noktası olduğu iddia ediliyordu.

O dönem bu kararın dönüm noktası olmadığını belirttiğimiz analizde, Kılıçdaroğlu’na “İmamoğlu’nu CB adayı yapmazsa büyük hata yapacağı” yönündeki ithamların yoğunluğuna dikkat çekmiştik.

Karar, İmamoğlu ismini Altılı Masa’nın önüne bir kere daha geçirirken Kılıçdaroğlu, Akşener’in “82 milyon” ile başlayan söylemlerinin aksine “16 milyonun başkanı” ifadesini defalarca vurgulamıştı.

İmamoğlu bunun yanında kaybedilen seçim sonrası birtakım çıkışlarda bulundu: “Ben aynı yerde devam ediyorum, değişim anlayışını en güçlü şekilde talep eder durumdayım” dedi. İmamoğlu, “Her zaman söyledim ideallerim uğruna her hususta görev almaktan çekinmem, çekinmedim” diye de ekledi.

Değişimin sadece MYK revizyonuyla olmayacağını da belirten İmamoğlu, şu şekilde sözlerini sürdürdü:

“Şunun altını çizelim ne yazık ki 9 yılda 3 kez üst üste seçim kaybettik, Cumhurbaşkanı seçimi kaybettik. Bu seçimden sonra da aynı şeyleri yapıp yol yürüme gafletine kapılamayız. CHP, Cumhuriyet tarihinin en önemli siyasi partisidir”.

İmamoğlu görüldüğü üzere risk almaktan kaçınmayan bir politik strateji izliyor. İYİ Parti lideri Akşener’in 2 Mart krizi sonrası “millet sizi bekliyor” çağrısına verdiği olumsuz yanıt bunun en net göstergesi.

Öte yandan CHP’nin kurtuluşunu, Aralık 2022’deki havayı anımsatır şekilde İmamoğlu’nda bulan analiz furyası da dikkat çekici.

Fakat sorun şu: Abdullah Gül tarz-ı siyasetinde, kendi kariyerini riske atacak denli büyük adımlar atmaktan çekinen, itidalli bir politik stratejiyle bu “kurtuluş” pek mümkün değil.

Bir zaman dilimini kritik kılan sadece nesnel koşullar değil, siyasal öznenin alacağı kararlar ve o koşulları adlandırma kudretidir de.

Bu açıdan İmamoğlu’nun, kendisine biçilen “kurtarıcı” rolünü yerine getirme eğilimine, kapasitesine sahip olduğunu söylemek zor.

Bu kapasitede ısrar ise yeni bir “düşsel evren” tehlikesini barındırıyor.

Oğul, düşsel evrende kurgulandığı gibi babaya karşı ve babaya rağmen pek bir aksiyon alamayabilir.

Muhalif Kamuoyu

Seçim sonrası, yaşadığı yoğun hayal kırıklığının yanında “benim tuzum kuru” söylemleri de muhalif kamuoyunun ruh hâlini ortaya koyuyordu.

AK Parti’ye, “üstelik bu koşullarda” bile oy veren sağcı seçmeni küçük gören bir söylem, belki her muhalif tarafından paylaşılmasa da baskın olmayı sürdürdü.

Aynı şekilde Kılıçdaroğlu’nun “bu ülkeye fazla” olduğunu söyleyenlerin sayısı da az değil.

Kurulan düşsel evren bu anlamda negatif boyutuyla muhalif kamuoyunu dizayn eder, onun görme ve duyma biçimini şekillendirir.

Hâlbuki düşsel evren bir pozitif uğrak hâline de getirilebilirdi.

Muhalif ittifakın ulaşması gereken yüzde 2’den bir fazla oy bu şekilde sağlanabilirdi. Nitekim 2022’nin bahar aylarında bu potansiyel neredeyse yüzde 60 oranında vardı. Fakat söz konusu düşsel evren, bu potansiyeli korumak şöyle dursun, muhalefet için alınan yüzde 48’lik desteğin sağlanması için tutarsız, savrulan bir seçim sürecine yol açtı.

Kurulan düşsel evrenin, somut durumda pozitif bir etki yaratması başkalarını küçümsememekle ya da onları kendinize, kendi fantezinize inanmaya mecbur olarak görmeyi bırakmakla mümkündü.

Keza küçümsediğiniz ya da size mecbur olduğunuz kişiyi veya kitleleri anlamak için uğraşmaz, onlarla iletişim kurmak için çaba sarf etmezsiniz.

Sonuç

Bir siyasal yapı için bu daha da tehlikeli bir durumdur. İYİ Parti’nin neler yapması gerektiğine dair analizimizde belirttiğimiz gibi, kitlelerle iletişim kurma kaygısı duymayan ya da bu kaygıyı önemsizleştiren bir siyasal parti, çoğunluğa istidatlı olamaz; yani, bir gün iktidar veya iktidarın parçası olmayı düşünemez.

Kurulan düşsel evreni ve fantezileri bu noktada düşünmek ve planlamakla karıştırmamak elzem, elbette.

CHP, bu hâliyle toplumun belli bir kesiminin desteğinin güvencesiyle hareket eden bir kitle partisinden hallicedir.

Yenilgilerle dolu on üç yılın akabinde hâlâ kendini haklı çıkarmaya çalışan söylemlerle bütünlüklü bir değişimi ikinci plana atan kitle partisi ise salt çıkar organizasyonuna dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.

Muhalif seçmen, CHP hususunda seçeneksizlik algısını bir kenara bırakmalı ve kendisine sunulan bu düşsel evren için rasyonel bir dökümü çıkarmalıdır. 

Bir Cevap Yazın