Depremin Ardından CHP’nin Stratejisi: Doğrular, Yanlışlar, Öneriler

Türkiye’nin ana muhalefet partisi CHP, yaşanan deprem felâketi sonrasında hükümete, özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı son derece saldırgan bir tutum izliyor.

CHP’nin deprem sonrasında takip ettiği stratejinin öfke dozu fazlasıyla yüksek.

Yaşanan deprem felâketinden bugüne CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “iktidarla hizalanmayı reddettiğini” belirtiyor ve bürokratik engellere takılabilecek CHP belediyelerinden yardımlar için de “gerekirse tutuklanın” şeklinde sert bir tepki gösteriyor.

CHP ve Kılıçdaroğlu, ittifak içinde olduğu diğer partilere nazaran sert bir söylem çizgisini tutarlı bir şekilde de sürdürüyor. Nitekim Altılı Masa’dan İYİ Parti lideri Akşener ve DEVA Partisi lideri Babacan doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşüp felâketin boyutu ve yapılabilecekler hususunda bilgi alırken Kılıçdaroğlu böyle bir görüşme gerçekleştirmedi. AFAD merkezine giderek Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’dan bilgi almakla yetindi.

BBC Türkçe’de yer alan ve Kılıçdaroğlu’nun izlediği stratejiye yönelik iktidardan ve muhalefetten gelen tepkileri içeren haberde, CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, takip edilen sert stratejinin gerekçelerini şöyle sıralıyor:

1.   Erdoğan’ın “günü geldiğinde hesap soracağız” ifadesini içeren OHAL ilanı konuşmasında “millete parmak salladığını” iddia eden Özkoç, bunun kabul edilemez olduğuna vurgu yapıyor.

2.  İkinci “öfkelenme” sebebi ise CHP’li belediyelerden gelen yardımların “bürokratik gerekçelerle” engellenmesi.

Aynı haberde Özkoç, CHP’nin “OHAL ilanına destek vermeyeceğini” de belirtiyor ki genel kurulda CHP ile birlikte İYİ Parti, HDP de ret oyu kullandı.

Devam etmeden bu iki gerekçeyi analiz etmekte fayda var. Nitekim doğrudan bir parti yöneticisinin sunduğu gerekçeler bunlar:

Birinci Gerekçe: Erdoğan’ın CHP tarafından “millete parmak sallamakla” itham edilen konuşmasındaki o ifadeleri ele alalım. Erdoğan şöyle diyor:

Bu tarihî felâketin üstesinden gelmeye çalışırken yalan haberler ve çarpıtmalarla insanımızı birbirine düşürmeye niyetlenenleri yakından takip ediyoruz. Gün onlarla tartışma günü değildir. Günü geldiğinde şu anda tuttuğumuz defteri de açacağız”.

Erdoğan’ın buradaki hedefinin her şeyden önce Türk-Suriyeli çatışmasını hedefleyen sorumsuz yorumlar olduğunu düşünüyoruz. Böyle bir felâketin içinde ırkçı kamplaşma ve çatışma beklentisine kapılanların ülkenin tümünde yaratabileceği infial, felâketin yaralarını daha da derinleştirecektir. Nitekim Erdoğan, “yalan haber ve çarpıtmalar” vurgusuyla bu hususa dikkat çekmekte.

CHP, ana muhalefet olarak bu sözleri kendi üstüne alma gereği duymuş olabilir. Fakat salt bu ifadeler bağlamında bu gereklilik oldukça zayıf bir gerekçeye dönüşüyor. Bu zayıflık ise söz konusu gerekçenin yapılmış olana meşruiyet sağlamak için “sonradan” bulunmuş bir neden olduğuna dair şüpheler yaratıyor.

İkinci Gerekçe: Bürokratik gerekçelerle CHP’li belediyelerden giden yardımların engellenmesi hususu da ne yazık ki aynı oranda olmasa da farklı bağlamda bir “zayıflığı” paylaşıyor. Cumhuriyet Gazetesi’ne konuşan CHP’li üst düzey isimlerin öne çıkardığı engeller şu şekilde:

Bazı milletvekillerimiz belediyelerimizin kurtarma ekiplerinin ihtiyaç az olan yerlere gönderilerek görünürlüklerinin azaltılmaya çalışıldığını anlatıyorlar. AFAD’ın belediyelerimizle koordine çalışması gerek. Şu an ciddi acılar yaşanıyor. Böyle bir dönemde siyaset olmaz”.

“İnsanları kurtarmak için dakikalarla yarışırken iktidarın hala sen-ben ayrımı yaptığını görüyoruz. Belediyelerimizin yardım tırları durdurulup önlerine valilik ve AFAD yazıları zorla asılıyor. Tırın önünde ne yazdığının zerre önemi yok, yardımı o yapmış bu yapmış, bu nasıl bir akıl tutulmasıdır?”

“Bir arkadaşımızı gelecek yardım tırlarından sorumlu tuttuk. Gelen yardımların depolanmasını sağladık. İktidar hala ‘Benden olan-olmayan’ ayrımı yapıyor. Birilerinin derdi bizim belediyelerimizin görünmesini engellemek ama biz birebir halkımıza yardım ediyoruz”.

Söz konusu açıklamalara yardım telaşının içinden yapıldığı için itidal ile yaklaşmak gerekiyor. Fakat Grup Bşk. Vekili konumundaki bir ismin gerekçelerine temel oluşturması açısından da önemli açıklamalar. Bu yüzden de açıklamalarda tekrar eden hususlara dikkat etmeyi öneriyoruz.

Birinci tekrar eden husus, CHP’li belediyelerin ve isimlerin “görünürlüklerinin azaltılması”. İkinci husus ise bununla bağlantılı olarak CHP yardımlarının önüne farklı kurumların yazılarının asılması. İlk noktadaki “böyle dönemde siyaset olmaz” açıklaması bir yana açıklamaların bütünü “siyaset yarışının” hem iktidar hem de CHP açısından sürdüğünü gösteriyor.    

“Görünürlük kaygısının” öfkelendirdiği bir yardım anlayışının kendisi, siyaset kavgasının felâket zamanlarına tüm yoğunluğuyla sızdığını gözler önüne seriyor.

Burada önemli olan, “benim yardım ettiğim görülmüyor” kavgasının sürmesinin anlamsızlığı. CHP açısından “öfkeli çıkışlara” bir gerekçe oluşturması onların sorunu olmakla birlikte yine bir “gerekçe arayışının” sonucu gibi görünüyor.

CHP’nin, bu noktaya kadar ele aldığımız noktalar bağlamında, stratejisinin “felâket zamanında görünür olmak” olduğunu söyleyebiliriz.

Devam edelim.

9 Şubat’taki konuşmasında kendisine yönelik “siyasetin sırası mı?” şeklindeki eleştirilere yanıt niteliğinde bir ifade kullanarak aslında “zor olanı” yaptığına değiniyor Kılıçdaroğlu:

İnanın siyaset üstüdür demek en kolayıdır ama ben öyle bir yerdeyim ki, ben artık kolayı yapamam. Ben bu kırık cam parçaları üzerinde çıplak ayaklarımla yürümek zorundayım. Çünkü ben halkımın kavgasıyım, anlıyor musunuz, halkımın kavgasıyım”.

AHBAP Derneği bağlamında “karalama kampanyalarının depremzedelere zarar verdiğini” ve bunun “hayasızlık” olduğunu belirtiyor.

Kızılay’ın sadece “kan bağışı toplayan” bir kuruma indirgendiğini belirten Kılıçdaroğlu “kurumların işlevsizleştirilmesi” vurgusuyla hareket ediyor.

Aynı yerde Kılıçdaroğlu, 2010 yılında yürürlükten kaldırılan EMASYA protokolünün, felâket ve afet zamanlarında güvenlik güçlerinin yerinde müdahalesini olanaklı kıldığına da değiniyor.

CHP ve Kılıçdaroğlu açısından buradaki öncelikli sorun EMASYA’nın talep edilmesi.

EMASYA protokolüne yönelik eleştirilerin önemli dayanaklarından biri olan TESEV Raporu şu hususları öne çıkarıyor:

“Protokol ve yönetmeliklerin yasalar üstü algılanmasının, yasalara aykırı uygulanmasının, askeri vesayet sisteminin ayrıcalıklı cihazlarından birisi olarak karşımıza çıkmasının en tipik örneklerinden biri EMASYA protokolüdür”.

“Jandarmanın yetki alanını genişletmeye yönelik olarak kullanılan yöntemlerden biri, valilerden kimi tekil olaylarda ya da bir yıla varan uzun sürelerle her tür konuda polis alanlarında görev yapma yetkisi alınmasıdır”.

EMASYA, kaldırıldığı döneme hâkim olan politik iklimde “yasalar üstü” bir protokol olması sebebiyle eleştiriliyordu. Bu eleştiriler o denli yoğundu ki dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bile protokol üzerindeki “aşırı yorumların” onu başka yerlere çektiğine değinip “hiçbir ordu, halkıyla karşı karşıya gelmez” diyerek protokolün kalkmasına yeşil ışık yakmıştı.

Kılıçdaroğlu, EMASYA Protokolü’ne yaptığı atıfla Türk siyasi tarihine özgü bir ironiyi gündeme getirmiş gibi. 2023 seçimleri öncesinde CHP’yi destekleyen kimi liberaller 2010 Şubat’ında kaldırılan EMASYA’yı “OHAL’i ikame etmekle” itham ediyordu.

Bütün bunlar CHP stratejisi açısından “tartışmalı referansları” felâket gündemine taşımak anlamına geliyor. Bu bakımdan CHP’nin “kurumların işlevsizleşmesi” eleştirisi polemik konusu olabilecek referansların altında erime riskiyle karşı karşıya.

Mevcut kurumların eleştirisini, geçmişte oldukça tartışmalı süreçlerin konusu olacak protokol ya da eylemlerle yaparsanız eleştirinin özünü zedelersiniz.

Doğrular, Yanlışlar, Öneriler

CHP karar vericileri hızlı bir kararla felâket gündemini ilk ândan bu yana “siyasal kavgadan” azade kılmama yönünde bir strateji çizmiş durumda.

Bu stratejiyi kurgularken yaptıkları en önemli hata “gerekçelerinin zayıflığı”. Daha da ötesi “öfkelerine” somut gerekçeler aramaları.

İkinci büyük hata tartışmalı EMASYA protokolünü referans almaları. Adı ne olursa olsun, “geçmişin bugünden daha iyi” olduğunu öne süren bir strateji, geleceğe dair bir umut sunamaz.

Üçüncü hata, kabul etmeseler de zamanlama hatası. Bir hata, siz öyle görmüyorsunuz diye hata olmaktan çıkmıyor.

Çok değil, bir hafta sonra bile “şimdi, biz bunları neden yaşadık?” diyerek eleştirilerini sürdürmeleri felâketin yoğun bir şekilde hissedildiği zamanlarda söylediklerinden çok daha anlamlı ve etkili olabilirdi.

Başka bir deyişle buradaki hata, bu söylemler dizisinin afet bölgesindeki yurttaşları etki etmesinin, içinde bulunduğumuz süreçte pek de mümkün olmadığı. CHP, yurdun geri kalanına iktidarın yönetemediğini, “bakın görüyorsunuz, yapamıyorlar” söylemiyle kanıtlamak istiyor.

Öte yandan Türkiye’de toplumun, afet bölgesindeki yurttaşlarla dayanışma yönünde yoğun bir çabası varken bu söylemin, zamanlama itibariyle onlara etki etmesi de en azından CHP karar vericilerinin beklediği kadar olmayacak.

Türk siyasetinde söylemler anahtar kelimelerle hafızada yer eder. Kılıçdaroğlu’nun “zor olanı yaptığı” iddiasıyla “siyaset” kelimesine vurgu yapan söylemleri de bu şekilde algılanma riskiyle karşı karşıya. Bu gidişat çerçevesinde, bir zaman sonra “ortalığı karıştıran adam” olarak algılanmanız yüksek.

CHP Neden Acele Etti?

CHP’nin aceleciliği Türkiye’nin tecrübe ettiği felâketlerin siyasi bağlama etkilerine dayanıyor.

James Ryan’ın belirttiği yargı bu açıdan önemli:

“(DSP-MHP-ANAP) koalisyon hükümetinin düşmesine ve ardından Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesine katkıda bulunan en önemli faktörlerden biri, hükümetin 1999 depremine yavaş tepki vermesiydi”.

CHP, bu referansla hareket ediyor ve yaşanan kayıpların aslında “önlenebilir” olduğu hissiyatını ve öfkesini politize etme uğraşında. Erdoğan’la görüşmeme, yani “iktidarla hizalanmama” politikası da bu uğraşın bir uzantısı.

Kendisi açıdan haklı ve ileride yaşanabilecek felâketlere dair önlemler alınmasına vesile olabilecek bir uğraş bu.

Fakat, gerekçe arayışı ve gerekçelerin zayıflığı, yanlış referansları gündeme getirme ve zamanlama hatasıyla beklediği etkiyi yaratmakta zorlanacak.

Bir stratejinin etkinliği kâğıtta olduğu hâliyle değil, onu uygulama tarzınızın stratejinizi nasıl sunacağıdır.

Bir Cevap Yazın