Küresel Düzenin “Büyük Öteki”si: NATO

(NATO’nun Özgün Niteliği – II)

Bir önceki yazıda NATO’nun, onu istisnai kılan niteliği, Batı’yı tanımlama otoritesinden söz ettik. “Batı” olarak kabul edilen bir temsilin ifadesi olmaktan öte NATO, bizatihi bu temsili kuran bir yetkiye sahiptir.

Öyle ki bu yetki, NATO’yu bir “karşıta” ihtiyaç duymayan konumunu var eden unsurdur. Her ne kadar yeni tehditler gündeme getirse de bizatihi bu “tehdit belirleme” kapasitesi, başka bir ifadeyle Batı medeniyeti adına bir “norm” ortaya koyma yetisi NATO’yu, var olmak için düşmana ihtiyaç duymayan bir konuma getiriyor.

Dolayısıyla NATO, küresel ölçekte Batı’yı sembolize etmekle birlikte bu sembolün içeriğini oluşturan, onun sembolik koordinatlarını tayin eden bir organizasyondur, diyebiliriz. Bu “oluşturma” fiilini biraz daha açalım: NATO, Batı tarafından “tanımlanmış” bir yapı olmaktan ziyade onu “tanımlayan” bir potansiyeli ifade eder.

Peki “var olmak için düşmana ihtiyaç duymamak” ne demek?

Bu sorunun yanıtını Ukrayna krizine dair yazısında Slavoj Zizek kısmen vermektedir. Zizek, NATO’ya ihtiyacımız olduğunu fakat “ihtiyacımız olan NATO’nun” kesinlikle ABD siyasetinin uzantısı olan bir NATO olmadığını vurgulamaktadır.

Nitekim Ukrayna Savaşı’nın gerçek hedefinin Avrupa Birliği’nin parçalanması olduğunu iddia eden Zizek, bu hedefte ABD’li muhafazakârla Rusya’nın ortaklaştığını savunur. Bu ortaklıkta Avrupa’nın, ABD ve Rusya etki alanları altında bölünmesine yol açacağını belirten Zizek bu durumun, Avrupa’yı sonu gelmeyecek bir savaş alanına çevireceğini dile getirir.

Bununla birlikte üçüncü bir seçenek olarak ortaya konan “Batı liberalizminin ve Doğu otoriterliğinin aşırılıklarını temsil eden ABD ile Çin arasındaki yeni kutuplaşmaya karşı koymak için Avrupa ve Rusya’nın yeniden güçlerini birleştirmeleri ve üçüncü bir ‘Avrasya’ bloğu oluşturmaları” fikrini “çılgınca” bulur Zizek. Bu “üçüncü yol” fikrini, faşizmin “güncel” bir etiketi olmaktan fazlasını ifade etmeyecektir.

Aslında Zizek şunu söylemektedir: ABD’nin bir uzantısı olarak kabul edilecek ve işlevini bu şekilde kurgulayacak bir NATO’nun ve buna dair karşıt, “anti-empeyalist” söylemin farklı emperyalizmlerin önünü açacaktır. Rusya’nın Ukrayna’yı “kendi etki alanı” içinde görmesinde olduğu gibi her büyük gücün potansiyel etki alanları olması gerektiğini bir norm hâline getirecektir.

Öte yandan tanımlanmaktan ziyade “tanımlayan” bir NATO’nun ABD siyasetinin bir uzantısı olarak dar bir kalıpta iş görmesi zaten mümkün değil. Böyle bir “NATO”, sürekli düşman arayan bir askeri ittifaktan ibaret olacaktır.

Parçalanmış bir Avrupa’nın ve Avrasyacı bloğun kurumsallaştığı bir küresel ortam, NATO’nun özgün niteliğinin yitirildiği bir düzeni ifade edecektir.

Zizek’i, analizinden dolayı “NATO’cu olmakla” itham eden kimi yorumlar, norm koyucu bir ulus-ötesi aktörün yokluğunda dünyanın “rasyonel” davranacağına ikna olmuş gibiler.

Keza Zizek’in “barış için NATO’ya ihtiyacımız var” şeklindeki yorumunu SSCB’nin yıkılışıyla savrulmaya uğrayan Sol-Sosyalist dünyanın uğradığı şaşkınlıkla kıyaslayarak daha net bir şekilde anlamak mümkün.

Zizek’e göre 1990’lardan önce Sol, ister onunla özdeşleşsin isterse ona isyan etsin kendini konumlandırmasına yardımcı olan büyük ötekiye, Sovyetler Birliği’ne sahipti. Sol-Sosyalist dünya içine konum almaları, tanımları mümkün kılan, bir anlam dünyası kurulmasında belirleyici bir büyük öteki, Sovyetler Birliği vardı.

1990’lardan itibaren bu “nirengi noktası” yitince hem Sovyet yanlıları hem de onun amansız eleştirmenleri ve karşıtları kendilerini bir “boşlukta”, “tanımlanamaz” ve “konumlanamaz” bir zeminsizlikte savrulur hâlde buldular.

Nitekim “büyük ötekinin işlevi budur: olup bitenlerin kaydedildiği, ‘not edildiği’ bu gayrışahsi, psikolojik olmayan ortam (ya da saha)”. 

Dolayısıyla NATO, sadece temsil ettiği Batı’nın sembolik değerlerini kuran bir yapı değil, aynı zamanda onun karşıtları için de önemli bir fenomendir. Onun olası yokluğunda oluşacak boşluğun, otorite yokluğunun ya da salt dar kapsamlı bir askerî ittifaka indirgenmesinin yol açacağı sorunlara Dünya ne kadar hazırlıklı, ayrı bir tartışma konusu.

Aynı şey NATO üyesi ülkeler için de daha somut yönüyle geçerli.

NATO, kendisine taahhüt veren ülkelerin hem iç hem de dış politikasında “olup bitenleri kaydeden” bir büyük ötekidir.

Ne ABD ne AB ne de Türkiye gibi son süreçte onunla “ters düşen” ülkeler onsuz bir dünyada, ne iç politika da ne de dış politikada mevcut kudretlerini muhafaza edebilirler.

Bir Cevap Yazın