Kürtlerde Satıh Değişmeli!

Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kentlerde doğup büyüyenlerin yakından tanık olduğu yas süreçleri vardır. Ağıt yakma, uzun süreli ağlama, cenaze evinin haftalarca hatta aylarca iletişim araçlarını kullanmaması, müzik dinlememe ve buna benzer birçok ritüel Kürtlerdeki yas sürecinin birkaç yansıması. 

Taziyelerin kabûlü ve acının ‘hakkıyla’ yaşanması için uzun süreden beri taziye evleri adı verilen mekânlar da faaliyette. Çoğunu ilçe, köy ve belde vakıfları finanse ederken Belediyelerin de bu ihtiyacı fark ederek taziye evleri kurmaya başlaması geleneğin kurumsallaştığının kanıtı.

Haremlik ve selamlık kurulan ‘taziye’ odalarında kadınların acıyı katmerlediklerine de şahit olabilirsiniz. Kadınlar yüksek sesle, çeşitli sözleri tekrar ederek, ölenin özelliklerini, gelecek hayallerini dillendirerek en acılı ton ile ağıda dönüştürürler. Bu ağıt resitalinin de ‘ağlaması ve ağıt yakması ile meşhur’ bir kadın tarafından yapılması hayli ilginç. Öyle ki, 3 günlük yas bittikten sonra yakılan ağıt evlerde övülerek anlatılır. Bunun şahidi olmuş binlerce Kürt bulabilirsiniz. Acıya övgü Kürtlerde hep vardı. Kürtler arasında acısız, kedersiz olmak ciddiye alınmama nedeni olarak da görülebiliyor. Murathan Mungan’ın ‘bizim oralarda kederli olmak havalıdır’ sözü Kürtlerin acıyla olan ilişkisini çok net anlatıyor.

Acıya Övgü Kürtleri Görünmez Kılabilir

Yas kavramını mağduriyeti köpürtme düzleminden alıp Kürt meselesine gelelim. Acının kutsallaştırıldığı coğrafyanın kimlik siyaseti ve mücadelesinde salt mağduriyetin anlatıldığı bir yol haritası Kürtlere bakışı körleştirebilir. Geçmişin acılarıyla yaşamak bugünü ve yarının temellerini zayıflatmak olur. Anadolu coğrafyasında Türkler ve Kürtlerin bir aradalığı hiç şüphesiz kederde ortaklaşma ile de kuvvetlenebilir. Ancak bir tarafın salt acı karnesini öne sürmesi ve hak talebini de bu zeminde araması kuşakların hüzün ve öfkesini de büyütecektir. 

Acısını bilmek güçlü bir hafıza yaratabilir. Acıdan beslenmek de bir zaaf olmayabilir. Bunları çözüm masasına oturduğunuzda dile getirip talepte bulunduğunuzda sadece geçmişin faturasını tahsil etmiş olursunuz. Geleceğin toplumsal barış inşası ve tahayyülü sadece metinlerde kalır. Bavulunuza acıları değil rasyonel çözüm önerileri ve talepleri doldurarak diyalog masasına oturmak atılabilecek en doğru adım. Barış kavramını siyasi sahada ve medya dilinde kavramsallaştıran Johan Galtung da “mağduriyetleri süslü paketlere koyup hediye olarak vermek benzeriyle karşılık bulmaktan başkasını getirmez” diyor. 

Herkes Durduğu Yere Hayran

Kürt meselesinde tarafların pozisyonlarına aşık olduklarını söylemek zorlama bir yorum olmayacaktır. Her iki ucun haklılıkta yarışma motivasyonları argümanlarına olan bağlılıklarını gösteriyor. Talepte bulunanlar ile muhatapları orantısız bir münazara kazanma gücü kullanıyorlar. Temel bir diyalog sürecinde bile yarışma kaygısı önceki çözümsüzlüklerin anahtarı olarak görülmeli.

Pozisyonunun gücünü abartmadan, aktörlerin kişisel tutumlarını olgunun bir parçası saymadan zorlama da olsa bir objektiflik sağlanmalı. Tarafların kendilerini anlatırken kişisel tarihlerini senaryolaştırmadan aktarmaları ve bunun toplumsal problemin bir nedeni olarak sunmaları oldukça önemli. Kişiselleşen her sorun öfke ve nefreti tetikleyebildiği gibi acının ardına saklanma içgüdüsünü de harekete geçirebilir. 

Acılar Tazmin Edilebilir

Kürtlerin geleneklerinde kökleşmiş bu yas kültürü, acıyı sonuna kadar yaşama, unutmaya direnme, adeta iyileşmeye çalışan bir yaranın kabuğunu düzenli olarak kaldırmak gibi. Bunun tek tek bireyleri ve en nihayetinde toplumu yıprattığı/yıpratacağı açık. Gelecek tahayyülünü zayıflatan bu gelenek mevcut toplumsal yapıyı da göz ardı eder. Acısı büyük olanın bunu daha yüksek sesle dillendirdiği bir ortama değil çözüme daha yakın ve cesur olması gereken kesim olduğunu hatırlatmakta yarar var. Kayıpların yasını tutmak önemli. Kayıplar üzerinden düşmanlığı büyütmek, acıyı olur olmaz her an ortaya dökmek diyalog kurmayı imkânsızlaştıran bir etken. 

Sadece acılar üzerinden bir talep karşılık da bulabilir ayrıca. Maddi ve manevi tazminat yöntemleri ile mukabele edilmesi elbette mümkün. Ancak bu, yaşadığımız sorunu bitirir mi? Kürtlerin talepleri ölümlerinin, sürgünlerinin tazmin edilmesinden ibaret olabilir mi? ‘Kürtler ne istiyor?’ sorusunun her gün şahidi olduğumuz Türkiye’de, bunun yanıtlarından biri ‘Diyarbakır Cezaevi’nin hesabı verilsin’ olmamalı. İşkenceyi tolere etmek tabii ki söz konusu olamaz ama Kürtlerin talebi geçmiş acılar tazmin edilerek ilk adım atılmalı olmalı. Bunun aksi 20-30 yıl sonra benzer sorunlarla belki de daha derinleriyle karşılaşmak demek. 

Mağduriyetin köpürtülmesi Kürtlere bakışı değiştiriyor. Salt acının anlatıldığı bir mücadelede dünya çapında da görünmez bir hale geliyorsunuz. Paris’te yaşananları hatırlayalım. Kısa süre önce İsveç’te olanları da. Bunların tamamını ‘mağduriyet sancısının’ toplu sonucu olarak da görebiliriz. Kürtler gelecek vizyonu ortaya koyacak şekilde bir talepler zinciri oluşturup muhataplarının karşısına oturmalı. Bunca acı tecrübeden sonra hâlâ bunu yapıyor olabilmek bile dünyaya net bir mesaj olarak yetebilir.

Bir Cevap Yazın