Sahipsiz Bir Köpeğin Bakışında İnsanı Hatırlamak

Geçtiğimiz günlerde Konya’da, sahipsiz hayvanların bakımıyla sorumlu kişilerin köpeklere uyguladığı vahşetin görüntüleri kamuoyunda ciddi tepki yarattı. Bu infialin berisinde sahipsiz hayvanlara karşı yükselen öfkeye yönelik bir vicdan çığlığı da yatmaktadır. Nitekim kimi sosyal medya platformlarında sokakta yaşayan hayvanların “uyutulmasından” tutun da onların itlafına değin pek çok kan dondurucu “öneri” ve hayvan hakları savunucularını “köpektapar” olmakla itham eden söylemler artık ender rastlanan şeyler değil, ne yazık ki!

Bu yazıda sahipsiz bir hayvanın maruz kaldığı vahşetin, insanın etik-politik konumu konusunda neler söylediğini, “sahipsizlik” ve “başkası” olarak “insan-olmayan” mefhumları üzerinden ele almaya çalışacağım. Keza tanık olduğumuz, sahipsiz hayvanlara yönelik bu vahşet ve “köpektapar” etiketinde saklı olan etik yoksunluk sanıldığından çok daha tehlikeli rotalara yönelebilir.

“Köpektapar” Etiketi ve Pogrom

Sahipsiz hayvanlara yönelik oluşan ve azımsanmayacak bir kesim için oldukça olağan olan öfke, her şeyden önce etik-politik bir sorundur. İnsanın, kendi türü olsun ya da olmasın “başkası” olarak kodladığı herhangi bir canlıyla olan karşılaşmasının açığa çıkardığı etik ve politik boyutları olan bir sorundur bu. Sahipsiz, kimsenin akıbetini umursamadığı bir canlıyı kürekle öldürebilen sıradanlığın kendisi ve birtakım insanların bu sıradanlığı savunabilmesi coğrafyamızın “insan anlayışını” sorunsallaştırmamızı gerektiriyor.

Bununla birlikte sahipsiz hayvanların, öncelikle “sahipsiz” oluşlarıyla da bu vahşetin olağan hedefi olduğunun altını çizmem gerekiyor. Onların birer “hayvan” oluşları maruz kaldıkları şiddetin ikincil sebebidir. Nitekim hatırlanacak olursa sahiplerinin “saldırganlık” niteliğiyle yetiştirdiği pitbull cinsi köpeklerin yol açtığı olaylar neticesinde sahipsiz hayvanlarının “toplatılması” çağrılarıyla son bulmuştu. Sahibinin “saldırtmak” için yetiştirdiği bir köpek türünün yol açtığı olaylar “sahipsiz” köpeklerin başına patlamıştı. Bu noktada bir kere daha anımsamak gerekiyor: 2022’nin ilk ayında pitbull cinsi köpeklere dair yapılan tartışmalarda uzmanların belirttiği gibi “hiçbir köpek ırkı isteyerek, bilerek bir şeyleri yapmaz. Bu tamamen sahibinin yetiştirmesine bağlı”dır. Uzman görüşünün bu noktada söylediği asıl önemli şey ise pitbullun yasaklı bir tür ilan edilmesi hâlinde insanın, kendi saldırganlığını aktaracağı bir başka köpek türüne yönelecek olmasıdır. Sorun bu bakımdan sahipsiz ya da sahipli hayvanlardan ziyade insanın, bu hayvanlarla kurguladığı ilişki setleri ve onlara bakışıdır.

Sorunun etik-politik niteliğini ele almadan önce sahipsiz bir köpeği vahşi bir şekilde katledebilmenin koşuluna dikkat çekmek istiyorum. “Ölümcül yara almış bir hayvanın bakışı insanınkiyle karşılaştığı anda, pogromun yapılıp yapılmayacağı da belli olur”, diyordu Theodor W. Adorno. Bunu söylerken Adorno, “sonuçta sadece bir hayvan” diyebilmenin konforuyla kürek darbesiyle katledilen köpeğin çığlıklarını göz ardı etmenin kökenindeki “rasyonaliteye” işaret ediyordu. “Kurban”, yani katledilen canlı, izleyiciye, okura, sıradan insana, aşina olunana ne kadar az benzerse ona uygulanan vahşete duyulan öfke de o kadar azalır. Hatta bugün karşı karşıya olduğumuz gibi, duyulan öfkeye “köpektapar” gibi yaftayla yanıt verilebilir.

Bu yaftada saklı olan tehlike şudur: Adorno’nun aynı yerde aktardığı gibi Yahudiler, Japonlar, Siyahlar katledildiğinde onlar “insan-olmayan” derecesine indirgenmiş ve hayvanla eş kabul edilerek vahşetin hedefi hâline getirilmişlerdir. Bu bakımdan vahşetin, şiddetin başladığı yer insanın, yaralanması, öldürülmesi rahatsız etmeyecek bir “insan-olmayanı”, “başkasını” kolaylıkla işaret edebilmesidir.

“İnsan-olmayan” olarak işaretlenen canlı, her daim çoğunluğun “insan” tanımından eksiklikleri ile tanımlanır. İnsanın, başkasını “insan-olmayan” ya da “kusurlu” olarak işaretleme konusundaki eğilimi ile kendi saldırganlığını akıtmak için bir köpek türü üretmesi birbiriyle yakından ilişkili olgulardır. Her iki durum da etik kaygıların yokluğunda bir dünyanın salt şiddete, dolayısıyla “dünyasızlığa” teslim olmasının birer ifadesidir.

Levinas ve Sahipsizliğin İlgası Olarak “Yüz”

Sahipsiz bir köpeğe, sahipsizliği yüzünden kırılganlığı artan bir canlıya şiddet uygulayabilmek insanın en yüce yetilerinden biri olan “sorumluluktan” yoksunluğun mutlak bir ifadesidir. Bu sorumluluk insanın, her zaman için başkasına/ötekine duyduğu sorumluluktur. Emmanuel Levinas, işaret etmek istediğim bu sorumluluğu muhtemelen “insanın içindeki insanlığın ne olduğuna özel bir ilgi gösteren bir dikkatlilik hâli” olarak betimlerdi. İnsanın hem kendisiyle hem de başkasıyla ilişkisinde açığa çıkan bu sorumluluğun adı etiktir.

Levinas’a göre etik, bir yüzün “yüz” ile karşılaşmasında açığa çıkar. Etik bu anlamda, tam olarak başkasının yüzüyle karşılaşma anında söz edilebilir bir olgudur. Karşılaştığım yüz, sahibinin incinebilir ve yaralanabilir oluşunun, başkasının kırılgan canlılığının bir kanıtıdır. Yüz, başkasında “insan-olmayanın” göz ardı edilebilir varoluşunu değil, incinebilir, zayıf, kırılgan ve sorumluluğumu gerektiren bir canlı görüyor olmamın ifadesidir. Nasıl ki bir insan olarak yaralanabilirliğimin bilincindeysem karşılaştığım başkasının da aynı şekilde yaralanabilir, acı çekebilir olduğunun bilincindeyimdir.

Karşımda kürekle katledebileceğim sahipsiz, aşağılık bir yaratık değil de bir “yüz” görmemin koşulu bu sorumluluktur. Karşımdakinin “yüzü”, benim ona olan sorumluluğumun bir gereğidir. İnsanın, karşılaştığı “başkasında” bir “yüz” görebilmesi ona, Tanrısallığı anımsatan bir sorumluluk yetisidir. Bu yeti, zayıf ve incinebilir canlının “sahipsizliğini” ilga eder. Levinasçı etik, tam olarak bu “sahipsizliğin” ilgasıdır; insanın, bugün artık yitirilmiş aşkınlığının uğrağıdır. Çünkü Levinas “sonsuzluğu” insanın erişemeyeceği bir şey olarak görmez; o başkasının “yüz”ünde saklı olandır.

Bu yeti yok olduğunda, karşılaştığım başkasında bir “yüz” görmediğimde elimde kalan tek seçenek ise “şiddet”tir, zulümdür. Şiddet ve zulüm ise insanın, insanlıktan çıkmasından başka bir şeyin ifadesi değildir.

Köpek Bobby ve Hayvanın Bakışı

Levinas kısa bir yazısında, Nazi kampında tutsak olduğu günlerde, kampın neşeli ziyaretçisi Bobby’den söz eder. İnsanın o zulüm mekanizmasında bir arıza çıkarma kapasitesine sahip yegâne canlı köpek Bobby’dir. Kampın, dile sığmayan o vahşetin varlık nedenini salt kendi varlığıyla paramparça edebilen köpek Bobby, tutsakların yüzlerini paramparça eden insanın eriştiği o zalim ciddiyetle adeta alay etmektedir.

Naziler, tutsakları kırılmayan, incinmeyen bir “insan-olmayan” derekesine indirgeyip onlara ölümle yaşam arasında bir anlamsızlık yüklerken Bobby, tutsaklara “insan” olduklarını anımsatan saf bir yaşam gücüdür. Tutsaklar, acı çekmeyi dahi unuttukları bir kamp vahşetinde Bobby’nin bakışlarında yaşamı, kendi yüzlerini, kırılganlıklarını anımsamaktadırlar.

Bobby, artık bir “insan-olmayan” olmaktan ziyade insana, yitirmiş olduğu yüceliğini ve sorumluluklarını hatırlatan bir “başkasıdır”. İnsanın, etik olanın kaynağı olmaktan, insan olmaktan çıktığı noktada hayvanın bakışı, yüceliğin izlerini taşır. Aynı zamanda “sahipsiz” bir hayvanı kürekle katledebilecek denli zalimleşen insandan milyonlarca canlıyı, insanıyla köpeğiyle katleden zihniyet arasındaki çizginin sanıldığı kadar uzun olmadığını da hatırlatır.

Bugün sahipsiz hayvanları “sahipsizlikten” kurtarmak en önemli etik-politik sorumluluklarımızdan biridir. Türlü ayrımlarla şiddet sarmalını olağanlaştıran insanın düzenini ilga edecek, yaptıklarımız üzerine, başkasına bakışımız üzerine sorgulamalara alan açacak imkân o masum bakışta saklıdır.

Dr. Adem Yılmaz (MASA Ankara)

Bir Cevap Yazın