Seçim sürecindeki Türkiye’de olası kaymalar

Hazırlayan: Dr. Adem Yılmaz, Mustafa Aksoy

Türkiye’nin yakın siyasi geleceği üzerine yapılacak bir analiz sürprizlere açık olsa da Türk siyasetinin ana noktalarından hareketle tutarlı bir vizyon ortaya koyabilir. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde Cumhur İttifakı ve Altılı Masa ekseninde şekillenen siyasi tabloda olası kaymaların, pragmatik hamlelerin neler olabileceği Türkiye’nin hem iç politik gelişmeleri hem de Batı ile olan ilişkileri zemininde bir analize tabi tutulabilir. Gerek Cumhur İttifakı içindeki gelişmeler gerekse siyasi bir vizyon ortaya koymaktan öte birbirleri üzerinde etki yaratma uğraşına gömülmekte olan Altılı Masa’nın akıbeti genelde Batı, özel olarak ise NATO ile olan ilişkiler seyrinde ele alınabilir. Buradaki analizimiz de son kertede dış politikadan iç politikaya yansıyan bir perspektif inşa etme uğraşında olacaktır.

Geçtiğimiz hafta MASA Ankara’nın NATO-Türkiye İlişkileri konulu toplantısının konuğu olan Prof. Dr. Çınar Özen, dünyanın giderek çok kutuplu bir seyir izlediğine vurgu yaparak Türkiye’nin konumunun bu çok kutuplu model ekseninde değerlendirilmesi gerektiğine değinmişti. Özen, bu çok kutuplu dünyayı temel alan bir dış politikanın Türkiye’nin NATO ile bağını etkilemek bir yana, onun karar süreçlerinde etkin bir üyesi olarak bu bağları kuvvetlendirdiğini belirtmişti. Bu tespitlerin sonrasında ise G-20 zirvesinin gerçekleştiği Endonezya’da, ABD Başkanı Joe Biden’ın altı NATO üyesi ülke lideriyle yaptığı toplantıya çağrılmayan Erdoğan’ın bu görüşmeyi “önemsiz” bulduğunu ifade ettiği bir dizi olaya tanık olundu. Çok kutuplu olduğu varsayılan bir dünyada attığı adımların arkasında NATO üyeliği de bulunan Türkiye’nin bu toplantıda yer almamasının Ukrayna krizi sürecinde, Batı bloğunun aksine arabulucu bir rol üstlenilmesini de kapsayan bir dizi gelişme ekseninde sembolik bir önemi olduğu bu noktada belirtilebilir. Nitekim Türkiye, Rusya ile olan ilişkilerinde bütünüyle Batı ekseninde bir politika izlemekten ziyade daha dengeli bir politika takip ederken bu süreç, “eksen kayması” olarak özetlenebilecek bir dizi tartışmayı da gündeme getirmişti. Oysa Türkiye’nin NATO ve Batı bloğu ile olan ilişkileri Rusya ya da Çin gibi, çok kutuplu dünyanın olası güçlü aktörleri ile kurulabilecek ilişkilerin ikame edebileceği türden bir içeriğe sahip değildir. Başka bir deyişle, Türkiye’nin mevcut konjonktürde gerek Rusya gerekse olası diğer aktörlerle dengeli ilişki kurabilmesinin koşullarından biri onun NATO üyeliği ve Batı bloğuyla tarihsel, kültürel ve iktisadi bağları da kapsayan ilişkileridir

Öte yandan Türkiye, orta ölçekte bir güç olarak aldığı kararlarda NATO üyeliğinin ve Batı bloğuyla olan ilişkilerinin işlevselliği yaşamsal önemdedir. Tahıl koridoru anlaşması gibi önemli işlere imza atılmış olsa da NATO’nun en önemli gücü ABD tarafından düzenlenen bir toplantıda yer alınmaması Türkiye açısından orta ölçekli bir güç olmanın gereklerini yeniden düşünmeye yol açabilir. Keza bu işlevselliğin yeniden canlı kılınması, Türkiye’nin kendi kapasitesini tüm ağırlığıyla açığa vurmasına yardımcı olabileceği gibi uluslararası alanda bir aktör olarak onun elini güçlendirme imkânını da sağlayabilir. Bu noktada göz önüne alınması gereken öncelikli husus, Türkiye’nin orta ölçekli, Immanuel Wallerstein’in kavramsallaştırmasıyla “yarı-çevre” ülkesi olması ve politikalarını bu gerçeklik etrafında oluşturması gerekliliğidir. Wallerstein’in Dünya Sistemleri Analizi’nin mevcut analizimiz bağlamındaki en önemli niteliği yarı-çevre ülkenin hem merkezin baskısı altında olması hem de çevre ülkelere baskı uygulama kapasitesine sahip olmasıdır. Yarı-çevre ülke, çevre ülkelerden birine dönüşmeme uğraşındayken bir yandan da merkeze dâhil olması engellenen bir konumdadır. Dolayısıyla yarı-çevredeki bir ülkenin adımları bu geçişsizlik hâline referansla ne merkezin konumuna tehdit oluşturacak ne de çevreye sürüklenmeyecek zeminde atılmalıdır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türk siyasetindeki konumunun alternatifsizliği göz önünde bulundurulduğunda Batı ve NATO ile olan ilişkilerin yeniden şekillenmesinin ve canlılığa kavuşmasının, Cumhurbaşkanı’nın seçim sürecine girmiş iç politikada atacağı adımlarla mümkün olacağını söyleyebiliriz. Nitekim bir seçim süreci salt seçim öncesini kapsamakla kalmaz, en önemli noktası seçim sonrasıdır. Bu aşamada hem seçim ana motivasyon kaynağı olmaktan çıkar hem de öncesine kıyasla daha rasyonel adımlar atılır. Bu rasyonaliteyi kurgulayan husus ise dış politik gelişmeler, Türkiye’nin NATO ve Batı ile olan ilişkilerinin seyri olacaktır.

Bu bağlamda öncelikle, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye’nin en kritik genel seçimlerine giderken arka planda Milliyetçi Cephe’yi oluşturma hamlelerine geçtiğimiz 2 hafta boyunca şahit olduk. Bahçeli’nin AK Parti’nin HDP ziyareti sonrası grup toplantısında yaptığı ‘demokrasi’ ve ‘normal’ vurgusu bir hafta sonra sert şekilde reddedildi. Bahçeli’nin 14 Kasım 2022’de İstiklal Caddesi’ndeki bombalı saldırının ardından söylemini HDP karşıtlığı üzerinden güncellemesi iç siyasette Erdoğan’ın arayışlarını da etkiledi. Nitekim Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 9 Kasım’da Külliye’de bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmenin ardından 17 Kasım 2022’de Cumhurbaşkanı Erdoğan Akşener’in ‘millîlik’ temeli üzerinden Altılı Masa’dan ayrılması gerektiğini belirtti. Akşener’in ‘kumar masasında hiçbir zaman olmadık, olmayacağız!’ türünden bir ret yanıtı aynı gün gelmiş olsa da Türk siyasetinde 24 saatin çok uzun bir süre olduğunu da belirtmemiz gerekir. Meral Akşener’in Altılı Masa’dan bağımsız hareket etme eğilimi ve hatta eğilimden öte eylemleri Erdoğan için bir kapı aralama mesajı olarak algılanmış olabilir.  Meral Akşener’in seçime giden süreçte Erdoğan ile bir pazarlık masasına oturma ihtimalini her zaman bir seçenek olarak düşünmeliyiz. İYİ Parti liderinin Erdoğan’a ret yanıtı verdiği demeçte aynı cümlede HDP’yi de sert şekilde eleştirmesi, Selahattin Demirtaş’a tahsis edilen helikopter ve uçağı da Cumhur İttifakı’nda bir rahatsızlık yaratacak şekilde dile getirmesi çok önemli bir detay. Erdoğan gibi siyaset ‘sanatçısı’ bir ismin bu mesajı gerekli şekilde muhafaza edip Cumhur İttifakı ortağına da sunacağı açık. 

AK Parti’nin oy potansiyeli açısından düşünüldüğünde HDP’yi kazanma isteği oldukça rasyonel bir tutum. HDP’den AK Parti veya Erdoğan’a gelecek yüzde 1-2’lik oy miktarının Erdoğan için bu seçimde hayatî bir anlam taşıdığı kamuoyu araştırmalarında da görülebilir.  Erdoğan’ın Bahçeli’nin baskısıyla HDP’den vazgeçtiği izlenimi son günlerde oldukça net. Bunun Erdoğan ve AK Parti için neler getirip götüreceği de zamanla anlaşılacak. Ancak, Erdoğan’ın HDP’den İYİ Parti’ye kayan siyasi hamlesi büyük bir risk olarak da yorumlanabilir. İYİ Parti’nin HDP’ye kıyasla Erdoğan’dan daha fazla talepte bulunup bulunmayacağı, bunun Erdoğan’ın Başkanlık ihtimallerini veya müesses gücünü zayıflatıp zayıflatmayacağı da önemli bir soru. İYİ Parti lideri Meral Akşener’in Türkiye’nin mevcut konjonktürde Batı’dan uzaklaştığı, demokrasi, insan hakları, adalet ve ekonomi alanlarında geriye gittiği kabulünden yola çıkarak yeni tip bir yönetim sistemi teklif edebileceği de uzak bir ihtimal olarak görülmemeli.

Akşener’in Altılı Masa’dan ayrılarak ‘Milliyetçi Cephe’ olarak adlandırabileceğimiz Cumhur İttifakı’na katılması belli şartları öne sürmesiyle mümkün olabilir. Aksi takdirde İYİ Parti’nin Erdoğan’ın teklifine olumlu yanıt vermesi söz konusu olmayacaktır. Akşener’in, Batı ile ilişkilerin güçlendirilmesi için Başbakanlık koltuğunun yeniden masaya koyması, Erdoğan’ın ise daha geride duracak bir Başkan olarak görevine devam etmesi, Akşener’i Türkiye’nin Batı ile diyalog kurabilen yüzü olarak vitrine çıkarması muhtemel. Bu sayede Akşener hem milliyetçi kesimlerin büyük bir bölümünü yönetim sisteminin içine angaje etmiş olacak hem de Erdoğan’ın en zor seçiminde kazanması için ağırlığı olan bir destek verecektir. Buradaki en yüksek itiraz Erdoğan’ın mevcut yetkilerden daha azıyla çerçevelenmiş bir Başkanlığı kabul etmeyeceği yönünde olabilir. Erdoğan’ın siyasete atıldığı ilk dönemden bugüne attığı adımları hatırlayacak olursak bu noktada Akşener’in şimdilik ‘marjinal’ olarak tarif edebileceğimiz Başbakanlık ve Yarı Başkanlık sistemini kabul edebileceği ihtimalinin bulunduğu sonucu çıkarılabilir. Erdoğan gibi bir siyasetçinin pragmatik hamleleri ideolojik kamplaşmanın zirve yaptığı dönemlerde bile her kapıyı çalabilme kapasitesi olduğunu gösterir. Cumhurbaşkanı Erdoğan siyasi olarak sıkıştığı dönemlerde bile en sert muhalifleri yanına çekme gücünü defalarca gösterdi. Sürpriz olarak kabul edilebilen hemen her ittifak, görüşme, taviz ve siyasi adım AK Parti tarafından hayata geçirildi. Erdoğan için bu seçimi kaybetme olasılığı, düşünmek istediği son şey. 2023 hedefini uzun yıllardır tüm kampanyalarında kullanan Erdoğan, 20 yıllık kesintisiz iktidarında kaybedebileceği bu seçim onun için büyük bir mağlubiyet olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse çeyrek asırlık bi bölümüne egemen olmuş AK Parti iktidarının bu seçimi kaybetmesi Erdoğan için tümden bir kayıp olarak algılanacaktır. 

Seçimi kazanmak ve kişisel istikrarını da sağlayabilmek için TBMM çatısı altında bulunan veya bulunmayan herkesle görüşebilme isteği devam ediyor. Erdoğan’ın bu pragmatik esnekliği MHP’nin engellemeleriyle kesintiye uğruyor ve aslında AK Parti’nin hareket alanını da daraltıyor.  

23.11.2022 Çarşamba günkü grup toplantısında İYİ Parti lideri Meral Akşener Bizden dahil olmamızı istedikleri bir kumar masasıdır. Bizim bu masaya oturma niyetimiz yoktur. Biz o kumar masasını dağıtmaya, saray görünümlü kumarhanenizi de başınıza yıkmaya geliyoruz açıklamasında bulundu. Bu açıklamanın seçime az süre kala bir kaç kez daha tekrarlanacağını düşünüyoruz. Akşener seçime giderken ‘Altılı Masaya ihanet’ olarak algılanacak ve siyasi kariyerinde iz bırakacak bu adımı atmayacaktır. Bunun sonuçlarını ön görecek kadar tecrübe sahibi olduğu aşikâr. 2023 seçimlerinin ardından ortaya çıkacak tablo Akşener ve Erdoğan’ın pazarlık  masasına şartları net şekilde listelenmiş bir dosya ile oturacakları tahmin ediliyor. 

AK Parti ve MHP’nin TBMM’de çoğunluğu sağlayamayacağı matematiksel olarak şu an net şekilde görülebiliyor. Başkanlık seçimini Erdoğan’ın kazanacağı ihtimali hâlâ yüksekken AK Parti’nin öncü olduğu Cumhur İttifakının iktidarı kaybedeceği de en az o kadar net. AK Parti’nin Erdoğan liderliğinde bir ana muhalefet partisi olarak TBMM’de siyaset yapmaya devam etmesi çok mümkün görünmüyor. Erdoğan’ın Genel Kurulda tüm yasa tekliflerini hızlıca kanunlaştırdığı bu sistemden vazgeçmeyeceği ve Meclis’te de koalisyon da olsa iktidar olmak isteyeceği tahmin edilebilir. Seçimlerden sonra Millet İttifakı ve HDP’nin İYİ Parti’ye rağmen bir koalisyon kurma ihtimali İYİ Parti’nin Erdoğan’la iktidarı paylaşma ihtimalinden daha düşük. Akşener millî duruş kartını o zaman masaya koyabilir. HDP’nin içinde bulunacağı bir koalisyonun İYİ Parti’nin tabanı açısından sorun yaratacağını söylemek zor olmayacaktır. Akşener MHP’nin oylarının düşmesi ile birlikte milliyetçi tabanın büyük bir bölümünü transfer edebildiği de kamuoyu araştırmalarında ortaya konmuşken Erdoğan ile eşit şartlarda masaya oturmayı isteyecektir. Bu bağlamda Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı’nı da kazandığı takdirde Akşener’e daha tavizkâr davranıp AK Parti’yi yine TBMM’de koalisyonun güçlü ortağı yapıp iktidarını sürdürmeyi tercih edebilir. Erdoğan gibi güçlü olmaya alışkın bir siyasi liderin partisini TBMM’de CHP, İYİ Parti, HDP karşısında ana muhalefet yapan bir pozisyonda görmek istemeyeceğini düşünmek zorlama bir yorum olmasa gerek. 

2023 seçimleri Altılı Masa’nın belirsizlik siyaseti ve aday karmaşasıyla Erdoğan ve Akşener tarafından Başkanlık sisteminin iktidar koalisyonu olarak sonuçlanabilir. Altılı Masa’nın hem Cumhur İttifakı hem de Akşener’in HDP ile siyaset yapmama sınırları içinde kalarak TBMM’deki iktidarı kaybetme olasılığı niceliksel olarak mümkün. Erdoğan’ın hâlihazırda karşısında somut bir rakip görmemesi, görmesi muhtemel isimlerin de paketinden çıkmadan yıpranıp bozulması Başkanlık seçiminin sonucunu berraklaştırıyor. 

Altılı Masa’nın Meclis’te iktidarı alma ihtimali hâlâ bulunuyor. Masanın kurucu ve en güçlü partisi CHP’nin belirleyiciliği zamanla etkisini yitirdiği için Akşener, İYİ Parti’yi karar alıcı konuma getirmiş durumda. Akşener’in istemediği bir siyasi adımın atılmayacağı son dönemde yapılan açıklamalardan da Akşener’in bağımsız hareket etmesinden de anlaşılıyor. Kılıçdaroğlu ve Altılı Masa’nın akıbeti TBMM’de Erdoğan’ın koalisyon iktidarının da kaderini belirleyecek. Akşener’in seçim sonrası atacağı adım yeni millî tonda bir iktidar doğurabilir.

Türkiye ne Batı uğruna Doğu’yu ne de Doğu uğruna Batı’yı terk edebilir. Her iki boyutla da özgün, birbiriyle ikame edilmesi zor ilişkiler yürüten Türkiye, orta ölçekli bir ülke olarak kapasitesini bu dengeyi mümkün mertebe korumaya çalışarak açığa vurabilir. İç politikada seçim öncesi ittifakların, seçim arifesinde ya da sonrasında, bu dengenin belirleyeceği bir ritimde ayrılmalara ya da birleşmelere uğraması muhtemeldir. 

Bir Cevap Yazın