Sol Siyaset ve Kimlik Arasında Aleviler: Yeni Bir Anlayışa Doğru

25 Ekim 2022 tarihinde Masa Ankara’da Ak Parti Eski Milletvekilli Reha Çamuroğlu’nun konuk olduğu oturum sonrasında Masa uzmanları tarafından hazırlanan rapor.

“Alevilik” kavramı veya “Aleviler” Türkiye’nin siyasi hafızasında en yüklü kavramlardan birini teşkil etmektedir. Aleviliği benimsemiş kitleler Türkiye’de uzun yıllardır gündemde olan bir “Alevi sorunu/meselesi” olduğu iddiasındadırlar. Bu iddia ekseninde “Alevilik” meselesi sınıfsal ve etnik gibi kategorizasyonlar üzerinden ele alınmaktır. Nitekim bu ele alış düzleminde Aleviliğin bir “sorun” olarak açığa çıkışı öncelikle Sünnilik odaklı bir devlet anlayışının hüküm sürmesiyle birlikte okunmaktadır. Bu anlayışın da Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e değin bir süreklilik gösterdiği öne sürülmektedir.

Bu bağlamda Masa Ankara’nın konuğu olan Sayın Reha Çamuroğlu, Bektaşi Yeniçeri Ocağı’nın ilga edildiği 1826 tarihli Vakayı-Hayriye’yi, son derece “hayırsız” bir olay olarak nitelendirmektedir. Çamuroğlu’nun açıklamasına göre bu olay Aleviliğin tarihsel hafızasında hâlâ yer etmektedir. Bu hafıza, Alevilerin kendilerini “devletle karşı karşıya” hissettikleri olaylar ile örülüdür. Aleviliğin bir sorun/mesele olarak açığa çıkışı bu “karşı karşıya” hissetmenin kesintiye uğratılamaması olarak tanımlanabilir.

Cumhuriyet döneminde ise Alevilerin, Cemevlerine ibadethane statüsünün verilmemesi gibi hususlar nedeniyle kendilerini Sünnilere kıyasla “ikincil” bir konumda hissetmesi de toplantının bir diğer uğrak noktasıdır. Ak Parti hükümetinin 2007 yılındaki Alevi açılımı, belirli bir mesafe kat etse de Aleviler açısından tatmin edici sonuçlar ortaya koyamamıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim gündemine dâhil ettiği yeni Alevi açılımı bu noktada yeni gelişmelerin önünü açabilir. Bu bağlamda öne sürülen taslak plan, Alevi ibadethanelerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde oluşturulacak bir birim vasıtasıyla resmî statü kazanmasını ve bu sayede birtakım imtiyazların sunulmasını içermektedir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus, hükümetin bu önerisinin Aleviliğe ya da Alevilere hiyerarşik manada bir değer atfetme olarak görülmemesi, aksine salt biçimsel bir koordinasyon noktasının tesisi olarak ele alınmasıdır. 

Öte yandan Sayın Çamuroğlu’nun anlatımında 1950’li yıllardan itibaren Alevilerin metropollere göçünün hızlandığına, bu gelişmenin sonrasında Alevilerin kendi politik söylemlerinin karşılığını Sol siyasette, Sol siyasetin de insan kaynağını Alevilerde bulduğu bir karşılıklı ilişkinin tesis edildiğine tanık olunmaktadır. Aleviliğin yüklü olduğu nosyonlardan birini de Sol siyasetle kurulan bu karşılıklı ilişki oluşturmaktadır.

Sol politik söylem ile Aleviliğin toplumsal konumunun çakışması Aleviler açısından devlet ile olan ilişkilerinde yoğun kırılmalara yol açan bir sürece neden olmuştur. Şiddet eylemlerini de içeren bu kırılmaların Aleviliğin kolektif belleğinde “Ali’nin ıstırabı” ile özdeşlik kuracak şekilde yer aldığı gözlemlenebilmektedir.

Aleviliğin politik söylemini büyük ölçüde biçimlendiren Sol söylemin, SSCB ve Doğu Bloku’nun çöküşüyle Alevilik, kimlik politikalarının güdümünde yeni bir politik söylem geliştirdiler. Kimlik politikalarının ana unsuru olan “ötekilik”in, özellikle de kültürel boyutuyla Aleviliğin bu yeni söyleminde de merkezi bir konum elde ettiği gözlemlenebilir. Bunun yanı sıra, toplumda Aleviliğin şekillendiği imgeleme nüfuz eden Şii algısının ötesinde Alevilerin bir kesimi kendilerini Türklük paydası içinde görüp tanımlamaktadırlar. Örneğin Sayın Çamuroğlu, kendisine ithaf edilen “Alevi yazar” betimlemesine dikkat çekerek kendisini Türkçenin yazarı olarak tanımlamaktadır.

Alevilik, Türkiye’deki konumunun “ikincil ve kırılgan” yapısı nedeniyle farklı devletlerin onlara dair bilgi ürettiği, politize olmuş Alevi kesimleriyle ilişki kurduğu şeklindeki iddialar da göz önünde bulundurulabilir. Başka bir deyişle, Aleviliğin üzerinde gerek tarihsel kökenden gerekse Alevi diasporasıyla ilişki kurma kapasitesinden beslenen olası bir “yabancı devlet nüfuzu” konusu gündeme getirilebilir.

Nihai noktada Alevilik, kendi içindeki farklı kesim ve yorumlarıyla birlikte Türkiye’nin bir parçasıdır. Aleviliğin devletle olan ilişkisini karakterize eden hususlardan biri onun kendi içinde kendilerini tanımlama noktasında farklı teolojik yaklaşımlara sahip olmasıdır. Öte yandan, bu farklı kesimleri ortak kesen “ikincil olma” hissiyatının giderilmesi hususunda ise hükümetin taslak planında yer alan bakanlığa bağlı bir birim üzerinden Cemevlerinin resmî statüye kavuşturulması üzerinde düşünülmelidir. Yukarıda değinildiği üzere hükümetin bu önerisi, Aleviliği hiyerarşik bir konumlandırmaya tabi tutmak değil, olası sorunların çözümünü sağlayacak bir adım olarak görülebilir. Bu durumda, tarihsel hafızanın “karşıtlık” üzerinden işleyen ilişkisi, bir diyalog imkânının sağlanmasına evrilebilir.

Bir Cevap Yazın