SÖYLEMLERDEN EYLEMLERE: TÜRKİYE’DE KADIN HAREKETLERİ TARİHİ

Türkiye’de kadın hareketleri, modern dünya tarihinden özellikle de sanayi devriminden bağımsız düşünülemez. Sanayi devrimi, içinde bulunduğumuz coğrafyayı da etkileyen, cinsiyet eşitliğinin savunulmasında temel bir olgu olarak kabul edilir. Özellikle, devrimle birlikte ortaya çıkan yeni kamusal alanın erkek merkezli şekillenmesi, hak ve ücret taleplerinde kadınların erkeklerin gerisinde kalması “hak ve eşitlik arayışlarının” temelini oluşturur. 

Avrupa’da oluşan yeni düzen, aile yapısını da şekillendirerek erkeği üretimin merkezine, kadını ise ev içi iş gücü veya yarı zamanlı-yarı ücretli merkez dışı olacak şekilde konumlandırdı. Sosyo-ekonomik alanda yaşanan bu değişiklikleri ve erkeğe evin yöneticisi rolünün verilmesini aileyleilgili hukuksal düzenlemelertakip etti. Mülkiyet hakkı, temsiliyet hakkı, evlenme-boşanma hakkı ve aile bireylerinin sorumluluğunun erkeğin tekelinde olması kadınların eşitlik arayışını başlattı. 19. yüzyıl modernleşmesiyle birlikte kadın hakları mücadelesinin temel konuları şekillenmeye başlandı.

Kültürel kodlar, kadını erkekler tarafından belirlenen toplumsal rolleri uygulamaya mecbur kılmıştır. Kadın; sadık, ahlaklı, iffetli, becerikli, itaatkar, namuslu bir eş ya da evlat olmaya şartlandırılmıştır. Bununla beraber, ataerkil bir toplumun içinde var olan Türk kadını, giyimiyle, tesettürüyle, sokağa çıkmasıyla ilgili olarak sürekli baskı ve yaptırım görmüş; eğitimiyle, meslek sahibi olması önündeki kısıtlamalar ve yasaklarla her daim birebir yüzleşmek ve bunlarla mücadele etmek durumunda kalmıştır.

Tarihsel gelişime bakıldığında III. Osman’ın kadınların sokakta abartısız, sade ve örtülü gezmesini zorunlu kıldığını, haftada üç gün İstanbul’daki gezilerinde kadınların sokağa çıkmasını yasakladığını görüyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’nda şeriat hükümlerinin etkili olması kadının sosyal hayattaki yerini direkt etkilemiştir. Peçelerinin kalınlığından nerede dolaşabileceklerine kadar kesin fetvalar mevcuttur. Mahkemelerde iki kadın ancak bir erkeğe denk tutulmuş, miras konusuna bakıldığında kadınların payına daha az miras hakkı düştüğü gözlenmiştir. Köydeki kadınlar, erkekler ile beraber tarlalarda çalışmalarına, halı ve kilim dokumaları yapmalarına rağmen erkekler ile eşit haklara sahip olamamışlardır. Osmanlı kadını eğitim alanında ise geri kalmıştır.

Kadınların sahip olduğu hakları iyileştirmeye yönelik ilk çalışmalar Jön Türkler’den gelmiştir. Jön Türklerin çabaları sonucu yeni reformlar yapılmış, bu doğrultuda yeni okullar açılmış ve 19. Yüzyılın ikinci yarısında ebelik ve öğretmenlik Osmanlı kadınlarının icra ettiği ilk meslekler olmuştur. 1854 yılında kölelik ve cariyelik kaldırılmış, kadın alıp satmak yasaklanmıştır. II. Meşrutiyet’e kadar devam eden süreçte büyük şehirlerde eğitimli kadınlar yetişmiştir. Halide Edip, Nigar Hanım, Emine Saniye, Fatma Aliye gibi isimler dönemin öne çıkan kadın figürleri olmuş ve seslerini duyurmaya başlamıştır. II. Meşrutiyet döneminde kadın hakları, kadın-erkek eşitsizliği her kesimin eleştirdiği bir konu hâline gelmiş ve bu dönemin yarattığı özgür ortam sayesinde basında patlama olmuştur.  Birinci dalga feminizm denilen -süfrajet- hareketi kadınları etkilemiştir. 

Kadınların çoğu okuma yazma bilmese de sözlü kültür geleneği vardı. Okuyanlar, okuduklarını diğerlerine anlatıyordu. Kadın gazeteleri, dergileri çıkmaya başlıyor; erkekler de kadın hakları konusunda yazıyorlardı. Erkeklerin iki motivasyonu vardı; birincisi ”Kadınlar gelişmeden cemiyet ilerleyemez” düşüncesi; ikincisi ise modernleşmeyi savunan erkeklerin modern kadınlar ile aile kurmak istemeleriydi.

Emine Semiye, İslâmiyet’te Feminizm adlı makalesinde, yaşadığıdönem göz önünde bulundurulduğunda oldukça cesur ifadeler kullanmıştır. Kadın ve erkek arasında düşünsel anlamda bir fark bulunmadığını, yani bir erkeğin zekâ düzeyinin kadına karşı herhangi bir üstünlüğü olmadığını vurgular. Halka açık alanların kadınların da kullanımına tahsis edilmesi gerektiğini; kadınların da erkeklerle aynı şartlarda vapura binebilmesini, kültürel aktivitelere katılabilmesini, tiyatroya gidebilmesini, kısacası kadınların da özgürlük alanları olması gerektiğini savunur.

Dönem içerisinde tesettür konusu da aydınları ikiye ayırır. Bir kesim Batılı giyim tarzını savunurken bir kısım da tesettürün devam etmesi kanaatindedir.  Fatma Aliye, Osmanlı kadının ataerkil bir toplumda büyüdüğünü ve İslâm’ın kadına verdiği hakların toplum içerisinde yanlış anlaşılıp uygulandığını savunmaktadır. Ona göre feminizm muhafazakâr zeminden bağımsız inşaa edilemezdi ve kadın mücadelesi cehalete karşı yapılması gereken bir savaştır. Cinsler arasında kutuplaşma başlatmak kadın meselelerine herhangi bir çözüm getirmemektedir.

Dârülfünun adı altında kız öğrenciler için ilk defa yükseköğretim özelliği taşıyan okul açılmıştır. İstanbul İdadisi’nden ve kız öğretmen okullarından mezun olan öğrenciler dârülfünun eğitimlerine devam etmişlerdir. Kız öğrenciler tahsil için Avrupa’ya gönderilmiştir. Bu dönemde kadın haklarını savunan dernekler kurulmuş, yerli feminizmin temeli atılmıştır.

Asil üyeleri sadece kadınlardan oluşan Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti, 1913 yılında kurulmuş olup feminizm akımından oldukça etkilenmiştir. Memur kademesine kadar ulaşan ilk Türk kadını bu cemiyete mensuptur.

Melek Hanım tarafından kurulan Ma’mulat-ı Dâhiliye İstihlakı Kadın Cemiyet-i Hayriyye adlı dernek yerli ve bağımsız ekonomiyi savunmuştur.

Cephede ölen erkek işçilerin yerini kadınlar almasında Enver Paşa ve eşi Naciye Sultan’ın desteğiyle kurulan ‘Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslâmiyye Derneği’ önemli bir yere sahiptir. (I. Dünya Savaşı esnasında devletin içinde bulunduğu ekonomik şartlarda, kadını çalışma hayatına entegre etmek iş gücü ve üretimin devam etmesi için oldukça etkili bir yöntemdir.)

1917’de çıkarılan Aile Hukuku Kararnamesi; İslâm ve Osmanlı hukuk tarihinde bir ilktir ki bu metin, ergenliğin alt sınırından önce evlenmeme, kadına yargı yoluyla boşanma yolunun açılması, baskı altında gerçekleştirilen evlenme ve boşanmaların geçersizliği, akıl hastalarının evlenmesine getirilen sınırlamalar, nikâh sözleşmesinde ileri sürülebilecek şartlar gibi konuları ilk kez hukuki bir zemine taşımıştır.

Türkiye’de kadınlar için eşit siyasi hakların kabulü medeni haklardan daha zorlu, daha geç bir tarihte gerçekleşti. 1924 Anayasası’nın kadınlara eşit vatandaşlık, oy verme ve seçme-seçilme gibi hakları vermemesi kadınlar tarafından tepkiyle karşılandı ve büyük bir mücadeleye neden oldu. Öyle ki Kurtuluş Savaşı’nın “kahraman anneleri” unutularak yerine erkek egemen düzen kurulmak istendi. 

1926 Medeni Kanunu’nun kabulü erkekler için tek eşle evlilik esasını getirdi. Medeni Kanun sayesinde artık kadınlar istedikleri mesleği seçebilecek, miras ve boşanma konularında erkeklerle eşit olacak ve mahkemelerde tanıklık yapabileceklerdi.

Osmanlı’nın son döneminde bir araya gelerek seslerini duyurmaya çalışan kadınlar, Nezihe Muhiddin önderliğinde, Cumhuriyet ilanı sonrası en aktivist grupların başında geliyorlar. Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan, “Kadınlar Halk Fırkası” adıyla siyasi bir parti kurma kararı aldılar. Parti nizamnamesinin başlangıcında kadınların örgütlenmesinin yaygınlaştırılacağını ve kadın meselesini tüm boyutlarıyla ele alacaklarını belirtiliyor. Siyasal haklar, yani seçme ve seçilme hakkı için mücadele edileceği ikinci maddede vurgulanıyor. Kadınların tüm meslekleri edinebilmesinisavunuyor, savaşta yoksullaşan çok sayıda kadına dayanışma kurulacağının altı çiziliyor. Özgürlük isteyen kadınlara, ”madem eşitiz o hâlde siz de askerlik yapın” demek de o dönem erkekler tarafından dile getirilen yaygın bir söylem olur. KHF bunun önüne geçmek için nizamnamenin bir maddesine ”icap ederse, harp vukuunda” kadınların askerlik yapabileceğini de ekliyor.

Fırkanın kuruluş dilekçesine sekiz ay sonra “1909 tarihli seçim kanuna göre kadınların siyasi temsilinin mümkün olmadığı” gerekçesiyle valilik tarafından red gelmiş ve parti bunun üzerine 400’ten fazla aktif üyesi olan, 15 ilde örgütlü Türk Kadınlar Birliği adında bir derneğe dönüşmüştür. TKB basını çok iyi kullanmış, propagandist faaliyetler yürütmüştür. Öyle ki kadınların henüz seçme-seçilme hakkı yokken, sırf propaganda yapmak için Halide Edib ve Nezihe Muhiddin’i mebus adayı göstermiş;. her seçim sürecinde eylem yapmış, seçimleri bir mücadele platformu olarak kullanmışdır. TKB geçen sürede çok büyümüş, Bursa’dan Diyarbakır’a sesini duyurmuştur. Sonrasında TKB içine daha ılımlı insanlar yerleştirilerek, militan sesleri susturma çabası yürütülmüştür. Nezihe Muhiddin ”Kadın Yolu” dergisinin 4 sayısını kendi finanse etmiş, kasadan nakit giriş çıkışı sonucu Nezihe Muhiddin hırsızlıkla suçlanmış, dernek içindeki radikal grup tasfiye edilmiştir. TKB, hükümet yanlısı kadınlarca itibarsızlaştırılmış ve kapatılmıştır. TKB ilerleyen zamanlarda tekrar açılmış, yeni yönetim kurulu ”Nezihe Muhiddin çok ileri gitmiştir, biz artık hayırseverlikle ilgilenen bir kurum olacağız, Mustafa Kemal’in bize haklarımızı tanıyacağından kuşkumuz yok” demiştir. O günden bugüne gelen Kemalist kadın dernekleri geleneği bu doğrultuda bir tutum sergiliyor: Kahramanı bekleyen.

Türkiye’deki ilk sosyalist feministler olarak adlandırabileceğimiz isimler Sabiha Sertel ve Yaşar Nezihe’dir. Söylemlerinde hem kadınlara hem de marksizme dair parçalar bulunmaktadır.
Sertel, Türkiye’nin ilk kadın gazetecilerinden biridir. 1919-1920 tarihleri arasında ”kadın sorunu ve feminizm” üzerine yazı yazar ve bunları ”Kadınlara Dair” ana başlığı altına toplar. Süfrajet ve oy hakkı hareketinden, kadınlar için eğitim ve çalışma hakkı gibi sorunlardan bahseder.

 “Artık hürriyet, mahdut bir zümreye tahsis edilemez. Ve erkeklerin mümessillerinden mürekkep bir meclis artık memleketi temsil edemez. Kanun-i Esasi’nin bütün Osmanlılara verdiği hakkı bizlerden kimse esirgeyemez. Ümit ederim ki yeni meclisin yeni mebusları bu noktayı yakından görür ve bu sesi yakından işitirler.” 

 Sertel, kadınların çalışma hayatına girmesinin özgürleştirici olduğunu, ev kadınının ”esir” olduğunu belirtmektedir. Aile içindeki eşitsizliklerin topluma da yansıdığını; kadının büyük haklara ulaşması için içtimai ve iktisadi faaliyetlere girişmesi gerektiğini savunur. Eşit ücret, çalışma saatlerinin düzenlenmesinden sıklıkla bahseder. 

Yaşar Nezihe ise ”Aydınlık” dergisi çevresi tarafından ”işçi sınıfının annesi” lakabını alır. Sonraki yıllarda “1 Mayıs Şairi” olarak adlandırılmasına sebep olacak 1 Mayıs şiiri onun, Türkiye’de 1 Mayıs üzerine şiir yazan ilk kadın ve ilk şair olmasına vesile olacaktır. Kentli kadın ve Anadolu kadını ayrımı yaparak iki taraf için de çalışma hayatının önemi hakkında fikirler ortaya koyar. Anadolu’daki kadınların ev içi üretimlerini arttırması, emeklerinin ücretlendirilmesi konularını yazar. Şehirli kadınların ise çalışma hayatına katılımının gerekliliğini, aksi takdirde onların, evde durdukça sığıntı gibi hiçbir sosyal hakka sahip olamayacağının altını çizer.

Türk kadını bu ülkelerin hepsinden daha sonra seçme ve seçilme hakkına sahip olmuştur: Yeni Zelanda, Avustralya, Finlandiya, Danimarka, Kanada, Litvanya, Azerbaycan, Estonya, Macaristan, Kırgızistan, Letonya, Polonya, Tacikistan, Moğolistan, Kazakistan, Rusya Federasyonu, Avusturya, Almanya, Gürcistan, İrlanda, Birleşik Krallık, Beyaz Rusya, Ukrayna, Lüksemburg, Hollanda, İsveç, Belçika, Zimbabve, Kenya, Arnavutluk, Çek Cumhuriyeti Slovakya, Ermenistan, Romanya.

Kadın hareketlerinin çıkış yeri olan Avrupa’nın çoğu ülkesinden daha erken bir tarihte, 1930’da belediyelerde; 1934’te ise genel seçimlerde, seçme hakkına erişen Türkiye’deki kadın hareketlerinde, bu kazanımlar sonrasında bir nevi duraklama dönemine girildi. Diğer taraftan yeni bir dünya savaşının koşulları, bir tarafta faşizmin diğer tarafta sosyalizmin yarattığı tehdit ve tek partili yönetimaltında kadınlara verilen hakların, özellikle siyasi bağlamda, istenildiği şekilde kullanılamaması sorununu ortaya çıkardı: eşit katılım, eşit temsil ve eşit karar hakları. Bu durum 1970’lerin sonuna doğru dünyada değişen konjonktüre paralel olarak Türkiye’de de daha güçlü ve örgütlenmiş yeni dalga kadın hareketini oluşturdu. 

Sosyalizmin en temel çıkarımlarından biri olan örgütlenme kavramı aynı zamanda kadın hareketi içinde de önemli bir yer tutar. 1975’te Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı seçilen Behice Boran’a göre kadın sorunun çözülmesi için kadınların politik yaşama çağrılması gereklidir. Kadınların ezilmişliğini yapay “sosyal değerler” adı altında inceleyen Boran, sosyal değerlerin yansımasının iş hayatını da etkilediğini ve işverenlerin kadın işçileri buna dayanarak ezdiğini söyler. Boran kadınların ikincilleştirildiğini, çocukluktan itibaren belli kalıplar altında yaşadığını, dört duvar arasına sıkıştığını kabul ederve onlara layık görülen bu kısıtlı deneyimi eleştirir. 

”Bize kadınların erkeğin yanında iki numaralı yurttaş olmaları durumu öylesine yerleştirilmiştir ki, kadınların kendisi buna inanır duruma gelmişlerdir. Bu inancı içimizden söküp atmamız gerekmektedir. Fikir, zekâ, istidat, yetenek olarak kadınla erkek arasında hiçbir fark yoktur. Bu bakımlardan bir kadın, bir erkek kadar, yetişmek, mükemmel olmak fırsat ve imkânına sahiptir. Önce kendimizi bu yanlış düşüncelerden ayıklayalım, ondan sonra da diğer kadınlara kendi kişiliklerine, özgürlüklerine sahip olabilmeleri, onu iyi, akıllıca kullanabilmeleri konusunda yardımcı olalım.” (Boran, Behice Boran Yazılar Konuşmalar Söyleşiler Savunmalar, 2010).”

Birleşmiş Milletler 1975’i Uluslararası Kadınlar Yılı ilan eder. Türkiye’nin ilk kitlesel kadın derneği olan İlerici Kadınlar Derneği ise bunun akabinde “ülkemiz kadınlarına tanınmış sosyo-ekonomik hak ve özgürlüklerin kağıt üzerinde kalmaması, günlük yaşamda somut olarak uygulanması ve geliştirilmesi” amacı ile TKP, TİP ve TSİP ve bir grup bağımsız kadın desteğiyle kurulur.  Yoksul ve köyden göç almış mahallelerde dikiş, biçki, okuma yazma gibi özel kurslar düzenlenir. 

Dernek bir süre sonra TKP’nin kadın kollarına dönüşür. 1975’te derneğin yönetiminde ”Kadınların Sesi” dergisi yayın hayatına başlar. İçeriği, dağıtımı, afişleri, satılması, afişlerinin asılmasına kadar hepsi kadınlar tarafından bağımsız olarak gerçekleştirilir. Çocuklara kreş ve her çocuğa ücretsiz süs kampanyası oldukça ses getirir, böylelikle bazı işyerlerinde kreşler açılmaya başlanır.

İlerici Kadınlar Derneği’nin 1976 yılında CHP kadın kollarıyla birlikte Ankara’da düzenlediği”evlat acısına son” mitingine 5 milyon kişi katılır. Kitlelerin geniş katılımıyla gerçekleşen ilk 8 Mart Kadınlar Günü etkinliği de yine İKD çağrısıyla yapılır. Yine dönemin en kalabalık 1 Mayıs kutlamasında da İKD’li kadınlar, sembolleri hâline gelen kırmızı bandanaları, çatkılarıyla yer alırlar.  

İKD 1979 yılında Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından faaliyetleri durdurulan ilk demokratik kitle örgütü olur. Kapatıldığı dönemde, 33 şube ve 35 temsilcilik ile 15 bin üyeye ulaşmış bir yapıdır. Kadınların Sesi dergisinin tirajı ise yaklaşık 44 bin tiraj ile hiçbir kadın örgütünün yayın organının ulaşamadığı bir orandır.

 4 yıl resmi, 1.5 yıl da illegal olarak faaliyet sürdürebilenİKD; kadınların kitlesel olarak bir araya gelebilmesini, ücretsiz ve eşit biçimde yararlanılabilecek çocuk bakım hizmeti, iş ve eğitimde fırsat eşitliği ve eşit ücret gibi konuları dile getirebilen, bildiriler, makaleler yazıp dağıtabilen ilk örgüttür. 80 sonrası feminist hareketin temelini atar. 1980 sonrası kadın hareketi ise, sol hareketin kadına bakışını değiştirir. 

Türkiye’de Kadın Kimliğini Arıyor: 1980’lerden Günümüze

1980’li yıllar Türkiye’de kadın hareketlerinin canlandığı, kimliğini bulduğu, farklı fraksiyonlara bölündüğü, örgütlendiği ve sokaklara çıktığı birdönemdir. 80 darbesinin yarattığı ortamda devlet-kadın ilişkisi sorgulanmaya başlanırve özellikle sol yönelimlimeslek sahibi kadınların Batılı feminist yazarlardan etkilenerek kurdukları “bilinç yükseltme grupları” adı altında düzenli toplantılara tanık olunur.

Aynı dönemlerde sol görüş içerisindesosyalist ve radikal feminizm gibi farklı ideolojik ayrılıklar da ilk kez gündeme gelir. Sol feminist grupların ilk dergisi Kaktüs yayın hayatına başlar ve kadınların deneyimlerini paylaştıkları bir platforma dönüşür. Feminist gruplar arasındaki asıl bölünme sosyalist ve radikal gruplara karşı kendilerini devletin yanında konumlandırmalarına rağmen devleti, kadınların yükselmesini engellediği için de eleştiren “Kemalist feministlerin” örgütlenmesidir. Sol ve Kemalist feministler arasındaki ilk büyük farklılık da böylece ortaya çıkar: Sol grup devletçi önlemlere isteksiz ve şüpheyle yaklaşırken; Kemalistler kadınların durumunun iyileştirilmesinde devletle işbirliğini savunur.

Radikal feministler 1987’de Dayağa Karşı Kadın Dayanışması Yürüyüşü ile şiddete uğrayan kadınların sesi olur. Dayak haykırılmalı, açıklanmalıdır, onun stü örtülemez ve gizlenemez. Fahişelere tecavüzde ceza indirimi getiren yasaya karşı kampanya yapılır. Radikal feministler sınıf meselesine, etnik ve dinsel ezilmeye de duyarlıdır. Ezilmenin sınıfa, ırka, dine bağlı olduğunu; kapitalizmin kadın ezilmesinin temelinde yattığını savunurlar. Feminist hareket ”arkadaşıma dokunma” kampanyasıyla, köylerde ve şehirlerde Kürtlerin öldürülmesine de karşı çıkar. 

1989 yılında, ”Bedenimiz bizimdir, cinsel tacize hayır” diğer adıyla ”Mor iğne Kampanyası” yapılır. Mor, kadının rengini, iğne ise sarkıntılığa karşı kullanılması sebebiyle seçilir. Kampanya kapsamında mor iğneler semt pazarlarında satılır. Kadınlar; birahane, meyhane, kahvehane gibi kadınların giremediği yerlere toplu ziyaretler düzenler. Amaç,  ‘sarkıntılığa hayır’ demek; günün hangi saatinde, nerede, hangi kılıkla olursa olsun cinsel tacize maruz kalındığında utanmamaya, kadını değil tacizci erkeği suçlamaya, tacizciyi ifşaya ve cinsel tacize karşı dayanışma kurmaktır. 

Feminizm dalgalarına bakıldığında ilk dönem kadın hareketinin Osmanlı Müslüman kadınları tarafından oluşturulduğu görülür. Batıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük hareketleri, fikirlerini etkilemiş olmasına rağmen, her zaman ortak bir zeminde kalabilmişlerdir. Hareket Müslüman bir toplumda doğar ve o dönemde din ile ilgili bir problem yoktur. İkinci dönem yani 80 sonrası kadın hareketi ise sol kaynaklıdır. Cumhuriyet sonrasında ise “kazanılmış hak” yerine, “hakların kadınlara verilmesi söylemi” sıklıkla eleştirilir. 

1955’de Diyanet İşleri Başkanlığı kendi bünyesinde çalışan kadınların başını örtebilmesi hakkında bir genelde yayınladığında seküler kesimden eleştiri toplar. Köyden kente göç eden nüfusun artmasıyla birlikte çarşaf giyen kadın sayısının artması, Cumhuriyet Halk Partisi ve seküler basın organları tarafından eleştirilir. 1960’lar ve 70’lerde sağ muhafazakar partilerin parlamentoda yer almasıyla birlikte, başörtüsü kamusal alana ait bir konu olarak gündeme geldi. 
1963’de Gülsen Ataseven tıp fakültesinden sınıf birincisi olarak mezun olan ilk kadın öğrenci olduğu halde başörtülü olduğu için ödülünü alamaz ve gazetelerde bu mağduriyetinhaberi yapılmazken, ikinci olan başörtüsüz kadın öğrencinin haberi manşetlere çıkarılır.

1978’de kamu çalışanları için yayınlanan kıyafet yönetmeliğinde başörtüsü resmi olarak yasaklanır. 80 darbesinden sonraki yıllarda Kenan Evren YÖK ile birlikte üniversitelerde öğrencilere ve öğretmenlere başörtüsü yasağı uygulamaya başlar. Bu dönemde yasak, bazı üniversitelerde tamamen uygulanır, bazılarında ise öğretim üyelerinin inisiyatifi doğrultusunda göz ardı edilir. 

Gelen tepkiler sonucunda biraz hafifleme olmuş olsa da YÖK, 1987’de bütün rektörlerin katıldığı bir toplantı düzenler ve 1989’da Anayasa Mahkemesi verdiği kararla başörtüsü yasağının  demokrasi ve sekülerizmin korunması için gerekli olduğunun altını çizer. Üniversitelerde protestolar başlar, keza inancı sebebiyle eğitim ve öğretim hayatı bitmek zorunda olan kadınlar vardır. Bir kısmı perukla okula gider, bir kısmı başını açar, çok az bir kısmı da başörtünün problem olmayacağı ülkelerde eğitimini sürdürebilir. 

1990’lar ve sonrasında ise 80’lerden farklı olarak devlet-feminist ilişkisinin değişmesi nedeniyle, sol gruplar da dâhil olmak üzere, devletle işbirliği yolları aranmaya başlanır ve radikal protestolar yerini derneklere bırakır. 1973-1982 arasında sadece 10 kadın örgütü varken 1983-1992’de 64’e ve 2004’te 350’ye yakın örgüt faaliyette bulunur. KA.DER, Uçan Süpürge ve Pazartesi dergisi dönemin en çok kullanılan iletişim araçları olur.

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, aile içi ya da dışı şiddete maruz kalmış kadınların sığınabilecekleri evler açmak, işletmek, onlara bir meslek kazandırmada ya da mesleklerini yapmalarında yardımcı olmak amacıyla 1990’da kurulur. 

Kadın Adayları Destekleme Derneği KA.DER, 1997 yılında feminist bir kadın örgütü olarak değil, içinde feministlerin de olduğu, kadınların eşit temsili amacını taşıyan bir örgüt olarak kurulur. Bu amacı benimseyen erkekler de derneğe üye olabilir. Toplumsal cinsiyet meselesine verilen büyük önem sayesinde Kürt siyasi hareketinden Milliyetçi Hareket Partisi’ne (MHP) kadar geniş bir siyasi yelpazede yer alan KA.DER üyeleri tek bir konuya, kadının siyasal yaşamda temsilinin artırılması konusuna odaklanma başarısını gösterir. 

KA.DER Eski Genel Başkanı Çiğdem Aydın:

“Şiddet yasası, İstanbul Sözleşmesi, KEFEK, Baş Kamu Denetçisi’nin beş yardımcısından birinin kadın haklarından sorumlu olması, seçim kampanyalarımız ve basın bildirilerimizle kamuoyunda sağladığımız farkındalık, kadın milletvekilleri ile kurduğumuz diyalog, onları kadın meselesiyle ilgilenmeye ikna etmemiz, diğer kadın örgütlerine siyasetin önemini anlatmayı başarmamız ve “karar mekanizmalarında kadın” meselesinde ortaklaşabilmemiz, basını/medyayı bu konuda eğitmiş olmamız önemli kazanımlardır.

1996 yılında kurulan Uçan Süpürge, 1997’de Türkiye’deki kadın örgütleri arasında iletişim henüz çok zayıfken “Bölge Toplantıları’’ başlatarak bu etkileşimin artmasına, ilişkilerin ve dayanışmanın güçlenmesine ortam yaratır. Bu toplantılar; “Köprüler Kuruyoruz”, “İlk Adım”, “Patikalardan Yollara”, “Kavşak’’, “Aynı Çatı Altında” gibi projeler ile yıllarca devam eder. “Yerel Kadın Muhabirler Ağı”, “Türkiye Kadın Örgütleri Rehberi”ni hazırlayarak sivil toplumun kullanımına sunar. 2003 yılından itibaren çocuk gelinler, çocuk yaşta ve zorla evlilikler konusunu devletin gündemine ve kadın örgütlerinin çalışma alanına taşır. “Çocuk Gelinlere Hayır” ulusal platformunu kurar.

Farklı çevreleri barındıran bu örgütlenmeler arasında mahalle dernekleri, doktorlar veya baro kadın toplulukları ve gay-lezbiyen gruplar gibi çeşitlenmeler sebebiyle kadın odaklı hareket yerini din ve etnisite üzerinden ayrıma bırakır. İslmcı, Türk, Kürt veya laik feminist kimlikler oluşmaya başlar. 90’lı yıllarda Kemalizm modernleşmesinin kadınlar için benzer ülkelere kıyasla başarısız kaldığının görülmesi üzerine kadın hakları konusunda otoriter, muhafazakâr ve yetersiz olduğu yönünde eleştiriler yüksek sesle dile getirilir. Aynı dönemde siyasal İslâm’ın yükselişi feminist gruplarda laiklik tartışmasını ve ayrışmasını gündeme getirir. Özellikle “başörtüsü” konusunda ortaya çıkan “modern Türk kadını nasıl olmalı?” sorusu İslâmcı ve Kemalist feministler arasında kopuşa neden olur. 

70’li 80’li yılların başında kız çocuklar İmam-Hatip okullarına gönderilmez. Karma eğitim deaileler tarafından doğru bulunmaz. 1982 yılında Özal’ın hükümete geçmesi ve Türkiye’de bazı reformist hareketlerin gerçekleşmesiyle Erbakan için siyasi bir güç zemini oluşturmaya başlar.

Fatih’te bulunan İskender Paşa Cemaati Şeyhi Mehmet Raif Kotku; muhafazakâr Türk kadının sosyal hayatta nasıl durması, nasıl giyinmesi, nasıl bir eğitim alması gerektiğine dair vaazlar verir. Emine Şenlikoğlu, müslüman muhafazakâr kadının eğitim ve iş hayatı ile ilgili yönlendirmeler yaptığı konferanslar düzenler.

Muhafazakâr kadınların Batılı giyim anlayışını benimsememesi ancak Anadolu giyim tarzı ile de toplumda yer almak istememesi Tekbir giyim markasının kurulmasına sebebiyet verir. Tekbir giyim, modern muhafazakâr kadının nasıl giyinmesi gerektiğine dair bir dizi kreasyon hazırlar, her kreasyon için defileler düzenler ve bu defilelere devlet erkânını da davet eder. Reklamlar aracılığıyla marka, geniş kitlelere temas eder. 

90’lı yılların başında kız çocuklarının İmam-Hatip’lerde eğitim görmeye başlamasıyla, muhafazakâr kadın toplum içerisinde yer edinmeye başlar. Erkeklerin, özellikle de Milli Gençlik Vakfı gençlerinin öncülüğünde, muhafazakâr kadınlara yeni bir ortam hazırlanarak onların hakları da korunmaya başlanır. 

Muhafazakâr kadın, irtica damgası yememek ve tutuklanmamak için tüzüğü olan bir dernekle örgütlenme imkânından yoksun kalır; bu yüzden de evlerde, cemaatlerde geleceğini kurmaya çabalar. Askerdeki oğlunun yemin törenine katılamayan, başörtülü olduğu sebebiyle okula, işe alınmayan kadın bu sayede politize olur.

1970’lerde Ankara Demetevler’de Mehmet Zaid Kotku Hoca, Necmettin Erbakan, Recai Kutan gibi isimler öncülüğünde kurulan Öz Elif Sitesi kurulduğu günden itibaren muhafazakâr birçok siyasetçinin yuvası ve tasavvuf, ilahiyat, siyaset, medrese enstitü merkezidir. Muhafazakâr kadınların fikirlerini paylaştığı bir yer olarak hâlâ varlığını korumaktadır. 

90’lardaki muhafazakâr kadın hareketi, AK Parti’nin doğuşunu besleyen ana damarlardan biri olur. AK Parti de bu dalganın önünü açar. Başörtüsü sayesinde sosyal hayata katılan entelektüel ve aktivist kadın, kendi sosyal tabanı tarafından kabul görmemeye başlar. Öyle ki dindar erkekler entelektüel ve aktivist örtülü kadını destekleseler de geleneksel kadın profili ile evlenmeyi tercih ettiler. Aslında bu nokta hem bir kopuş, hem de buluşma noktası. Entelektüel muhafazakâr kadın, sosyal çevresiyle bu noktada kopar ve seküler kadın hareketiyle yine bu noktada buluşmaya başlar. Başörtüsü devrimi evlatlarını yemeye kalkmış durumdadır. Evlatları ise devrimin örgütü olan AK Parti’yi reddedip yeni politik arayışlara yönelir.

Sosyal medya platformları kadınların örgütlenmesinde temel araca dönüştü. Toplumu etkileyen konularda tüm kadınlar, hemen her siyasi yelpazeden aynı protestoyu yaptı. 2015’de Özgecan Aslan cinayeti sonrası “kadın cinayeti politiktir” ve “sen de anlat”; 2019 Emine Bulut cinayeti ile “ ölmek istemiyorum”; 2020 dünyada “me too” hareketine Türkiye’de “susma bitsin hareketi” ile 2022 İran kadın protestolarına “İran’a destek hareketi” şeklinde geniş katılımlı sosyal medya ve sokak protestolarıyla destek verildi.  

Ayça Iğdır hakkında 1 makale
İ.Ü. İtalyan Dili ve Edebiyatı’ndan mezun olduktan sonra Sanat Yönetimi alanında bir şirketin yönetici ortağı oldu. Çok sayıda siyasal iletişim kampanyasında koordinatör olarak görev yaptı.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın