Tanıklıklarla Kürt Hizbullahı

90’ların Hizbullahı’nın, HÜDA-PAR’ın Cumhur İttifakı’na katılması ile tekrar gündeme oturmasının ardından yaşanan tartışmalar malum. En yaygın soruyu sorarak başlayalım: HÜDA-PAR Hizbullah mıdır? 

1994’ten itibaren örgütlenmesini yoğunlaştıran, Güneydoğu’da güç ve taraftar toplayan, İmam Hatip Liseleri başta olmak üzere mütedeyyin ailelerin gençlerini eğitime alan Hizbullah’ı kişisel tanıklıklar, görüşler ve olaylar düzleminde aktarmaya çalışacağız. Dosyanın ikinci kısmında ise Hizbullah’ın İran ve Azerbaycan açısından önemiyle Kürt Hizbullah’ının Türkiye’de kullanılabilme ihtimali ve dış müdahaleleri analiz edeceğiz.

İmam – Hatip liseleri ve yeraltı mescidleri

90’ların Diyarbakır’ında İmam Hatip Liseleri başta olmak üzere örgütlenme faaliyetlerine başlayan Hizbullah, Diyanet’in nisbeten daha alt kademe imamlarını atadığı apartman altı mescidlerinde toplantılar gerçekleştirirdi. Bu toplantılarda yaşlarına göre gruplandırılan erkekler, İslâm davası, cihad, Türkiye Cumhuriyeti ile (İslâm dışı bir devlet olduğu için ‘tağut’ denirdi) mücadele etme, gelecekte mutlak surette kurulacak İslâm devletinin nasıl şekilleneceği ile ilgili eğitimler verilirdi. Diğer cemaat ve tarikatlar ‘münafık’ kabul edilir ve cihad etmeyen hiçbir Müslüman’ın cennete asla gidemeyeceği anlatılırdı. Bu sohbetlerde dikkat çeken bir diğer husus da şiddetin gerekli görülmesi üzerine sarf edilen sözlerdi. Kan dökülmeden, şehid olmadan İslâm devriminin gerçekleşmeyeceği, bunun dışındaki faaliyetlerin beyhude olduğu anlatılırdı. Batman doğumlu Hüseyin Velioğlu (Rehber Hüseyin de denirdi) ile irtibatı olan bir kişinin Diyarbakır’da camileri ve mescidleri gezerek İslâmî faaliyetleri denetlediği ve sohbet odağını takip ettiği de olurdu. 

Diyarbakır’ın merkez ilçesi Bağlar ve Şehitlik mahallesinde daha kolay, daha etkili örgütlenen Hizbullah, İslâm dışı kılık kıyafete de son derece sert tavır koyardı. O dönemde kot pantolonlu birçok kadının jiletli ve kezzaplı saldırıya uğradığı da bilinir. Birçok kafenin otomatik silahlarla tarandığı, hatta ilk bar’ın (pub) da bombalı bir eylemle harabeye çevrildiğini dün gibi hatırlıyoruz. İslâm dışı bir toplum yaratılıyor endişesiyle Batı tarzı yaşam pratiklerine ciddi şekilde düşmanlık pompalanırdı. İmam Hatip Liselerinde 28 Şubat döneminin getirdiği bazı katı kurallar Hizbullahçı öğrenciler tarafından kırılmak isteniyor ve bazı öğretmenler ağır saldırılara maruz kalıyordu. Nurcu ve sonradan Fethullahçılığa dönen cemaat mensubu öğrenciler gizliden veya gerektiği noktada açıktan tehdit ediliyorlardı. 

Diyarbakır mescidleri

Kentin görece yoksul mahallelerinde bulunan, daha bakımsız, genelde tabelası bulunmayan mescidler Hizbullahçılar için eğitim kamplarına da dönüşmüştü. Mescidlerde yatsı namazının ardından sohbet grupları oluşturulurdu. Mescid imamı namazı kıldırdıktan sonra hızlıca görev yerini terk eder ve mescidi Hizbullah üyelerine bırakırdı. Sohbetler haftanın altı günü kesintisiz şekilde gerçekleştirilirdi. Sohbete gitmeyen her öğrenci takip edilirdi. Neden gelmediği araştırıldırdı. Sohbete gelmeyen öğrencinin evine kadar gidilir, ailesiyle konuşulur, devamlılığın elzem olduğu tebliğ edilirdi. Sohbetin devamlılığını sağlamayan bir gencin evine üst üste 4 kez gece saatlerinde gidildiğini, ‘bizimle görüşmeden mescitten ayrılamaz’ şeklinde üstü kapalı tehdit edildiğini de biliyoruz. Nitekim şimdilerde 42 yaşında olan ve hâlâ Diyarbakır’da yaşayan eski Hizbullahçı E.D. o güne dair anılarını aktarırken şunları dile getiriyor:

“Sohbet halkasında ölüm, şehitlik ve cihad kavramı üzerinde çok fazla durulurdu. Gündüz okulda veya mahallede ne yaptığımızı bildiklerini belli eden sözler sohbet sırasında söylenirdi. Kahvehanelere gitmemiz, oyun oynamamız, okulda bile olsa kızlarla arkadaş olmamız yasaktı. Bu yasaklar net şekilde ve mütemadiyen hatırlatılırdı. Geniş kumaş pantolon giymemiz söylenirdi. Kot giyilecekse bunun da terzide en az iki pileli olarak genişletilmesi gerektiği, aksinin haram olduğu tebliğ edilirdi.”

Bir başka eski Hizbullahçı B.K. (46) ise anılarını şöyle anlatıyor:

“Evimizde televizyon olup olmadığı sorulurdu. Varsa ne izlediğimiz, ne kadar süre izlediğimiz bilgisi istenirdi. Dinlediğimiz müzik dâhil tüm detaylara müdahale ederlerdi. Okuduğumuz okullarda İslâmî yaşam tarzında olmayanların isimleri, İslâm karşıtı hocaların kim olduğunun kendilerine bildirilmesini isterlerdi. Daha önemlisini de söyleyeyim; ailemizde PKK’li olup  olmadığı, seçimlerde oy kullanıp kullanılmadığı da merak edilirdi. Oy vermenin İslâm dışı bir yönetime destek anlamına geleceği ve bunun İslâm tarafından yasaklandığı da devamlı hatırlatılırdı.”

Vahdet Kitabevi

Diyarbakır’da Abdulvahap Ekinci tarafından kurulan Vahdet Kitabevi, Hizbullahçıların buluşma ve örgüte yeni eleman kazandırma merkezi olarak faaliyet göstermeye başladı. Hizbullah’ın ilk örgütlenmesini burada gerçekleştirdiği de iddia ediliyor. Kitabevinde Diyanet’e ait hiçbir kitabın satılmadığı, dönem dönem yasaklanmış bazı eserlerin bulunduğu da biliniyor. Bunlar arasında şimdilerde Yeni Akit gazetesinde yazarlık yapan Mustafa Çelik’in ‘LÂ’ serileri, Seyyîd Kutûb’un ‘Yoldaki İşaretler’ kitapları mevcuttu. Net bir Kemalizm ve Atatürk düşmanı olan Hizbullahçılar, Vahdet Kitabevi’nde ödünç kitap verme uygulamasıyla örgüte veya sohbet halkasına eleman kazandırmaya çalışırlardı. Bedelsiz şekilde gidip kitap almak, belli bir süre sonra geri getirmek kaydıyla kimlik ve telefon, hatta adres bilgisi verilirdi. Diyarbakır’ın Sur ilçesinde Ulu Cami’nin karşısında bir ara sokakta bulunan Vahdet Kitabevi’nde İslâmî ezgilerin yer aldığı kasetler de satılırdı. Hizbullahçıların sıklıkla dinlediği ve motivasyon kaynağı olarak da kabul edilen Şehitler Kervanı albümlerine ücretsiz olarak ulaşmak mümkündü. Bu kasetlerin bazı kapaklarında Hüseyin Velioğlu’nun fotoğrafının bulunduğu kolajlar da yapılırdı.

Hizbullah’ın destekçisi olduğu yayın organları da mevcuttu. 90’larda aktif şekilde faaliyet gösteren Çağrı FM 99.0 frekansında 24 saat radikal İslâmcı çizgide yayınlar yapardı. Çağrı FM’in hâlâ aktif olduğu da biliniyor. Hizbullahçıların sohbet halkalarında konuştukları mevzuların radyoda aktarılacak şekilde düzenlenip yeniden servis edildiği, Şehitler Kervanı dışında ilahi ve ezgilerin nadiren dinletildiği bir yayın politikası vardı. Diğer cemaat, tarikat, İslâmî örgüt ve grupların müzik tarzını eleştirirler, bu tarzların Müslümanları atalete ittiği iddiasında bulunurlardı. 

“Kürtlüğümüz önemlidir, ama Müslümanlığımız kadar değil”

Batman’da doğup asıl örgütlenme ve büyüme faaliyetini Diyarbakır’da gerçekleştiren Hizbullah’ın Kürtlük ve Kürt meselesiyle ilgili tavrı da oldukça netti. Hizbullahçılar Kürt kimliğinin sahiplenilmesi, korunması, ana dilde eğitim, Kürt kültürünün yaşatılması adına yayınlar yaparlardı. Hizbullah, PKK’dan ideolojik olarak keskin şekilde ayrıldığı için Kürt meselesinde de yöntem farklılığına gitmişti. PKK’nın Marksist-Leninist sol çizgisini Kürtlerin yozlaşması olarak kabul eden Hizbullah, yaşam tarzı açısından da PKK’lılarla karşı karşıya geliyorlardı. PKK’nın da Hizbullah’ı ‘devlet aparatı’ olarak görmesi aralarındaki gerilimi günden güne yayıyordu. Mescid sohbetlerinde ‘kavmiyetçiliği ilke edinmiş cehennem yakıtları’ olarak tarif edilen PKK’lılar, Hizbullah tarafından izleniyordu. Görüşlerini aldığımız E.D. (42)  Kürt meselesi ve  PKK hakkında o dönem şahit olduklarını şöyle anlatıyor:

“PKK kesinlikle ve hâlâ öyle düşünüyorum bir kâfir maşasıdır. Kürt halkına ve Kürt özgürleşmesine en derin darbeyi PKK vurmuştur. PKK’nın Diyarbakır’da mütedeyyin insanlar üzerinde kurduğu baskı bizi de bir karşı duruşa itmişti. Kürtlerin İslâm’a olan bağlılığını hiçbir zaman göremeyen ve kabul etmeyen PKK’nin Kürtlerin ana dilini İslam’dan ayırmaya çalıştığını biliyoruz. Biz bunu ortaya koydukça PKK bize saldırmaya başladı. Kürtlüğü ve Müslümanlığı korumanın yolu önce İslâmî davaya kendini adamışları korumaktı. Biz de bunu yaptık. Ben hiçbir eylemde bulunmadım, saldırıya da uğramadım. Ancak fikriyatta söylediğim noktadayım. Demek istediğim Kürtlüğümüz önemlidir ama Müslümanlığımız kadar değil”

Hizbullahçılar Kürtçe konuşuyor, evrensel İslamcı hayaller kuruyor

Hizbullah üyelerinin ve tabanının hâlâ gündelik hayatlarında Kürtçe konuştuklarını belirtmek gerek. Etnik kimlikle sıkı bir bağ kuran Hizbullahçılar, İslâmî düzlemde bir Kürtlüğün özgürleştirici olduğuna inanıyorlar. Hizbullah’ın 2000’li yıllardan itibaren dönüşüme uğramaya başlaması daha Kürtçü bir tabana da seslenmesinin önünü açtı. Kürt siyasi hareketinin geniş tabanını da kendine yaklaştırmak için Kürt hak ve özgürlüklerini önceleyen politikaları benimsemeye ve dillendirmeye başlayan Hizbullah, İslâmî çizgisini ise değiştirmedi. Hizbullahçılar 90’lı yıllarda sosyal hayata nasıl bakıyorlarsa bugünlerde de aynı doğrultuda bakıyorlar. Hizbullah, PKK ve HDP’nin Kürtler üzerinde yarattığı etkiyi kırmak, var olan geniş tabanı sahiplenmek ve daha radikal bir İslâmî düzleme getirmek için sivil toplum faaliyetlerinde bulunuyor. 90’lı yıllarda var olma mücadelesi için silahlı çatışmaya giren Hizbullah, bu kez kendi halkını kendi tabanı haline getirmek için konjonktüre uygun yöntemler kullanmaya başlıyor. Şiddetten arındırılmış yöntemlerle siyasi ve dinî bir mücadelenin Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı coğrafyada reddedilmesi mümkün değil. Hizbullah’ın belki de siyasi arenada kabul görmesi ve yeniden tartışılmasının nedeni de bu. Bir diğer husus da Hizbullah’ın, PKK’dan ayrı olarak net bir Kürt özerkliği talep etmemesi. Hizbullah ne 90’lı yıllarda ne de şimdi böyle bir talepte bulunmadı. HÜDA-PAR’ın parti programında özerk yönetim, federasyon gibi istekleri olduğu biliniyor. Ancak, bunun bir örgüt programı olarak kabul edilmesi veya bu şekilde karşı durulması tartışılabilir. Keza HDP’nin devlet karşısındaki dezavantajı taleplerinin eş zamanlı olarak PKK yöneticileri tarafından da dile getirilmesi Türkiye’de belli bir kesim tarafından alerjiye dönüşmüş Kürt hareketinin şiddetle engellenmesinin gerekçesi haline geliyor. 

PKK ile şehir çatışması

Hizbullah ile PKK arasındaki bu ideolojik makas, şiddet eylemlerini hızlandırmış PKK için yeni bir ‘cephe’ açılması anlamına geliyordu. PKK, ‘ayak bağı’ olarak gördüğü Hizbullah ile şehir içinde çatışmalara başladı. Sokak ortasında infazlara giden bu çatışma dönemine gelmeden önce ilginç birkaç bilgi vermek gerekiyor.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 1988’den itibaren belirli aralıklarla İran Devrimi’ni öven yazılar yazdığı biliniyor. Humeyni’nin İran halkını özgürleştirdiğini ve modernleştirdiğini savunan Öcalan’ın Hizbullah ile bir çatışmaya girmeyi düşünmesi tezat bir durum olarak görülebilir. Ancak Diyarbakır’da çatışmanın kıvılcımını kimin ateşlediğini bilmenin zor olduğu  şiddet ortamında Öcalan’ın çatışmayı durdurmamasını bir kenara koymak gerekir. Öcalan’ın İran devrimiyle ilgili sözlerini dosyanın ikinci bölümünde ne anlama geldiğini analiz eden kısma bırakmak adına buraya ekliyoruz:

1988 yılından sonra Tahran rejiminin PKK’ya Kuzey İran’da kamp yerleri vermesi üzerine PKK lideri Abdullah Öcalan, İran İslam Devrimi’ni öven demeçler vermeye başladı:

 “…Çünkü İran devrimi İslâm’ı, ilerici temelde kullanmış veya değerlendirmiştir, devrimci ve anti emperyalist özünü ortaya çıkarabilmiş ve büyük etkinlik sağlamıştır. (Serxwebun, Kasım 1990, s. 19)

Öcalan, Almanya’da yayımlanan “Din Sorununa Devrimci Yaklaşım” adlı kitapta da şu görüşleri savundu:

“…Bir İran deneyiminde olduğu gibi anti emperyalist, radikal çıkış örneklerinden yararlanarak, bunların olumlu yönlerini kendi koşullarımıza göre değerlendirerek ve daha olumlu bir karşılık vererek sonuç alabiliriz. (Din Sorununa Devrimci Yaklaşım, Weşanen Serxwebun, 1991, Köln, 119)

“Eylemi kim yaptı?” değil, “Eylem nasıl yapıldı?”

90’ların sonlarına doğru PKK’nin şehir yapılanması ile ciddi bir çatışmaya giren Hizbullahçılar, sokak ortasında enseden tek kurşunla infaz, özellikle gece saatlerinde PKK’li olduklarını düşündükleri insanların evlerine satırlarla baskın yaparak katliam gerçekleştirirlerdi. O dönem sadece Diyarbakır’da her iki gruptan 700’ün üzerinde kişinin hayatını kaybettiği biliniyor. Ev baskınları o kadar artmıştı ki Diyarbakır’da baskının kimin tarafından yapıldığı sorulmaz ‘nasıl yapıldığı’ sorulurdu. Yöntemleri o denli net ve kendilerini ele veren biçimdeydi. 

Bugünlere dek akıllarda yer eden tek şey Hizbullah’ın kontgerilla faaliyeti olarak PKK’ya saldırtıldığı üzerinedir. PKK’nin örgütlenme faaliyetleri derin devlet tarafından Hizbullah kullanılarak engelleniyordu. 

Hizbullah birçok önemli ismi kaçırıp Şehitlik mahallesi ve Bağlar ilçesindeki evlerde domuz bağıyla diri diri betona gömüyordu. Bunlar Emniyet Genel Müdürlüğü ve JİTEM tarafından tabii ki biliniyordu. Ta ki Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan’ın Hizbullah’ı özellikle hedef alan operasyonlarına ve hücre evlerine yaptığı baskınlara dek. Okkan iyiden iyiye hedefe oturtulmuştu. Sonrası malum. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne 400 metre uzakta çapraz ateş ve sonrasında Okkan’ın yanına yaklaşarak kafasına defalarca sıkılarakbir emniyet müdürü infaz edildi. Bununla ilgili “devlet infaz etti, Hizbullah’ın dahli yoktur” gibi iddialar hâlâ konuşuluyor. Ancak, Hizbullah’ın organizasyonu ve yöntemi, sonrasında gelen açıklamalarıyla olayı yeniden düşünmek adına önemli. 

Hüseyin Velioğlu’nun öldürülmesi

1999’da Abdullah Öcalan’ın Türkiye getirilmesi, 2001’de de Ali Gaffar Okkan’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah artık devletin hedefi haline geldi. Örgüt lideri Hüseyin Velioğlu ve yanındakiler İstanbul Beykoz’daki bir villada polis ablukası altında çatışmaya girdi.

Velioğlu’nun Beykoz’daki villada çatışma sonucu öldürülmesinin ardından Hizbullah’ın iki numaralı ismi Edip Gümüş de canlı yakalandı. Edip Gümüş ardından 2011’de tahliye edildi ve İran-Avrupa hattında hayatını sürdürdüğü biliniyor. Hizbullah’ın lideri olduğunu da gazeteci Ruşen Çakır’a ifade etmişti. Velioğlu öldürüldükten sonra Hizbullah’ın rüzgarı dinmeye başladı ve yeraltına çekildi. 

Dernekleşme ve haber ajansı Faaliyeti

90’larda herhangi bir şiddet eylemine bulaşmamış, örgüt sempatizanı oldukları bilinen birkaç kişi tarafından Hizbullah yeni bir örgütlenmeye gitti. Mustazaflarla Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği adı altında tekrar bir araya geldiler. Bu dernek kısa sürede özellikle Diyarbakır’da Hizbullah sempatizanları ve radikal islâmcılar tarafından sahiplenildi. Mustazaf-Der (kelime anlamı zulme uğramış), kısa süre sonra ‘Peygamber Sevdalıları Platformu’ adı altında bir oluşum daha meydana getirdi. Bu oluşum içinde radikal İslâmcı çizgiye yakın birçok dernek ve vakıf yer aldı. Bunlar özellikle Hz. Muhammed’in doğum günü münasebetiyle Diyarbakır’da çevre illerden de geniş bir katılımla gerçekleşen  mitingler yapmaya başladılar. Mitinglerin hiçbiri Valilik tarafından yasaklanmadı, talepleri reddedilmedi. Bu mitinglerde Lübnan Hizbullahı’nın bayraklarının açıldığı, Hizbullah lideri Hasan Nasrullah’ın posterlerinin taşındığı ve zaman zaman da Hamas flamaları meydanda görüldü. 

Hizbullahn Mustazaf-Der ile birlikte sivil örgütlenmeyi büyüterek medya alanına da girdi. Bu doğrultuda kısa adı İLKHA olan İlke Haber Ajansını kurdu. Ajans hâlâ faaliyetlerini sürdürüyor. Haber ajansının HÜDA-PAR, Mustazaf-Der ve Peygamber Sevdalıları Platformu haberlerini yoğunlukla geçtiğini de ekleyelim.

HÜDA-PAR Hizbullah’ın devamı mı?

Hizbullah’ın hâlâ Edip Gümüş tarafından ‘lideriyim’ diye tanımlandığı, ayrı bir dernek üzerinden faaliyet gösterdiği, özetle yaşayan bir yapı olarak varlığını devam ettirdiğini aktaralım. HÜDA-PAR’ın Hizbullah’ın devamı olması teknik olarak mümkün değil. Çünkü Hizbullah bitmedi. Biten bir hareketin devamı olabilir. HÜDA-PAR devamı değil ancak Hizbullah’la hiçbir şekilde bağlantısı da yok diyemeyiz. Nitekim var da diyemiyoruz. Peki neden HÜDA-PAR, Hizbullah’la bu kadar iç içe anılıyor? 

Hür Dava Partisi açılımıyla siyasi sahnede beliren HÜDA-PAR’ın, açılımından ziyade kısaltmasının daha önemli olduğunu belirtmek gerek. HÜDA, hem Farsça’da hem de Kürtçe’de Allah demek. Yani Allah’ın partisi, yani Hizbullah. HÜDA-PAR, farklı dillerde Hizbullah olduğunu parti ismiyle deklare ediyor. Bunu bilinçsiz şekilde yapıp yapmadıklarını yorumlamak imkânsız. Nitekim Genel Başkan Zekeriya Yapıcıoğlu’nun da bunu inkâr etmediğini belirtelim. 

Türkiye’de özellikle 15 Temmuz sonrası dönemde ‘iltisaklı’ sıfatıyla birçok kurum, dernek ve bireyin çeşitli örgütlerle bağlantısı ortaya konmaya çalışıldı. Savcıların sempatizanlık turnusolü kendi yorumlarına ve vicdanlarına bırakılmış durumda. Hukukun nesnelliğini geride bırakan bu yeni yargılama yöntemleri HÜDA-PAR için şimdilik avantaj olarak kabul edilebilir. Ancak kısa ve orta vadede HÜDA-PAR’la bağlantılı olan kişilerin iltisaklı havuzuna girip yeniden yargılanmayacaklarının garantisi yok. İktidarın değişme ihtimalini de göz önünde bulundurunca bunu yeniden değerlendirmek gerekir. Siyasi sahada faaliyet gösteren, geçmişinde ve bugününde şiddete hiçbir şekilde değmemiş herkesin özgürce fikrini beyan ettiği bir Türkiye umudunu diğer tüm siyasi oluşumlara ve destekçilerine de aşılamak gerek. Devlet Bahçeli’nin zikrettiği doğrultuda şiddeti kesin ve tamamen reddetmek aklanma yöntemiyse, ki öyle olmalı, bu adaletli cümleyi tüm yurttaşlara hak kılmak lazım gelir. 

Bir Cevap Yazın