Türk Siyasetinin Patinajları

Türkiye’nin sorunlara bakışı iki düzeyde şekilleniyor: Ya sorunlarına “onlar yokmuş” gibi yaklaşıyor ya da onlara “duygusal” yaklaşarak çözümsüzlüklerini “sıradan” kılıyor. Üstelik bu iki bakış, sadece ana aktör devletin değil, siyasetin bütün aktörlerini de kendisine hapsetmiş durumda.

Devletin yönetim stratejisi ise siyasi aktörlerin bu “duygusallığını” temel alıyor. Bundan daha doğal bir şey de olamaz: Aktörler, kitleler duygusallaştıkları ölçüde sorunlar ve onlara dair çözümler duygusallığı tatmin etmek uğruna araçsallaştırılır.

Hâliyle üst otorite olarak devlet de bu duyguların tatminini yönetim stratejisi olarak kurgular. 

Çünkü duygusallık artık, aktörlerin kendisini tanımlayan ve onların perspektiflerine doğrudan hükmeden bir fikre dönüşür.

Rasyonalite Yerine Duygusallık

Daha anlaşılır olalım: Herhangi bir kişiyle sorununuz vardır. Bu sorun her ikinizi de yoran bir niteliğe sahiptir. Her ikiniz de sorunun kendinizde yarattığı travmalara, yaralara o kadar gömülmüşsünüz ki sorunun varlığı kişiliğinizin bir parçasına dönüşür. Sorunun çözümü yerine artık o soruna dair hatıralarla ilgilisinizdir. Çözüme her yönelişte de bu hatıralar, sorunun önüne geçerek çözümsüzlüğü dayatır.

Her çözümsüzlük ânı, sorunun üzerini örter; duygusallığı da körükler. Türk siyasal ve toplumsal yaşamı böylesi olgularla doludur.

Başörtüsü meselesinden Kürt meselesine, Aleviliğin sorunlarından erkeklik krizlerine değin hayatımızın “olmazsa olmazına” dönüşmüş çözümsüzlükler, “duygu tatminlerinin” asıl belirleyici olmasının sonuçlarıdır. Duyguların siyasal göstergeye dönüşmesinin neticeleridir.

Çünkü duygusallık, soruna dair fikirlerimizi, Spinoza’nın deyimiyle “bulanıklaştırır”. Bulanıklaştırırken sorunların kaynağı, neden ve sonuçları üzerine rasyonel bir düşünmeyi sürekli erteler.

Bu erteleme, duyguların “yönetilen” ya da “denetim altına alınan” şeyler olmaktan çıkıp onlar tarafından yönetilmeyi, kurgulanmayı ve yönlendirmeyi kabul etmemizle ilgilidir.

Yine Spinoza’ya başvuralım: Duyguları yönetme ya da denetim altına almadaki acizliğimiz aslında “esaret” altında olmamızın bir ifadesidir. Duygulara boyun eğen bir insan “kendi denetimi altında” değil, daha çok “kaderin denetimi altındadır”.

Burada “kaderin hükümranlığına” yönelik teslimiyet o kadar yoğundur ki insan “iyinin ne olduğunu gördüğü hâlde her fırsatta kötünün peşinden gitmeye zorlanır”.

Buradaki kaderin yerine, Türk siyaseti özelinde kolaylıkla “geçmiş”i ya da “tarih”i koyabiliriz.

Türk Siyasetinde “Geçmiş” Nosyonu

Bizler “kamusal alanın” yokluğundan şikâyet ederken onu geçmişteki olayların “hesaplaşmaları” yönünde bir araç kılma niyetindeyiz.

Bana kalırsa Türkiye’de yüzlerce akademik çalışmada, entelektüel ya da siyasi analizlerde “ihtiyacımız olduğu söylenen” kamusal alanın bir türlü kurulamamasının kaynağında bu “hesaplaşma” mantığı yatmaktadır.

Hesaplaşma, diğer adıyla “duygusallıklarımız”, yani duygularımızın tatmini.

Kamusal alan, “geçmiş hesaplarının görüleceği” ya da duyguların tatminine girişilen bir mekân değildir. Aksine geçmişe de geçmişin biçimlendirdiği hikâyelere, dolayısıyla da duygulara bir “mesafe” koyabilmenin mekânıdır. 

Spinoza’nın “esaret” olarak adlandırdığı teslimiyetin kamusal alanda yeri yoktur. Geçmiş, tarihi ya da belleği siyasî birer meta hâline getiren duygusallığın kamusal alanın mantığına uymuyor.

Duygular, siyasi birer gösterge hâline geldiğinde kamusal alanın gerektirdiği eşitliğin kıyısından bile geçemeyiz, geçemiyoruz da.

Ortaklıklarımız üzerine konuşmaktan ziyade yaralarla, acılarla katılaşmış farklılıkların sloganlaştığı bir siyasal alanın “kamusallığa” ihtiyacı salt söylemsel düzeydedir.

Farklılıkların sloganlaştığı alan ise kimlik politikalarının mekânıdır.

Geçmiş aynı zamanda güncel olayları değerlendirmemizde de ana belirleyicidir: Buna örnek “Yeni Osmanlıcılık” söylemi ya da İmamoğlu’na dair yargı kararında Erdoğan’ın siyasi kariyerini, Pınarhisar’ı görmek verilebilir.

Her güncelde geçmişin izdüşümlerini görmek de duygusallığın bir kanıtıdır.

Kimlik Siyaseti

Spinoza’nın esaret adını verdiği duygular üzerinde denetim yoksunluğunun güncel politikadaki bir adı da kimliktir.

Kimlik, kendisini oluşturan unsurları ve hafızayı bir ön koşul olarak siyaset yapma tarzına dayatır. Türkiye’de kimlik politikalarının bu denli işlevsel olması ve siyasal alanı kendinden ibaret kılmasının kökeninde kimliğin duygusal yatırımlarıyla ilişkili bir konu.

Aynı zamanda kimlik, temsilcisi olduğu bir bellek ile siyaseti konumlandırır. Kimlik kökenli talepler bu belleğin yaraları ve acılarıyla şekillenir, siyasallaşır.

Duygular, kimliğin bir parçası olmanın “olmazsa olmaz” düzeyinde tutulmasında devreye girer. Sorunlar da bu düzeyin “çözümsüzlüğünde” kimliğin parçası olur. Başka bir ifadeyle çözümsüzlük ve sorunlar kimliği tanımlayan duygusal yatırımlara evrilir.

Kimliğin ana faktör olduğu bir siyasette duygusallık, “taviz vermeyi” neredeyse kimliğe ihanetle eş tutabilir. Çünkü artık asıl olan, sorun ya da onu rasyonel bir çerçevede çözmek değil, kimliğin kendisi ve duyguların tatminidir.

Oysa çözümler, kimliğin de dönüşümünü gerektirir. Laclau’nun ifade ettiği gibi, “hiçbir büyük tarihsel değişim anı yoktur ki, içindeki müdahil kuvvetlerin kimlikleri istisnasız bir şekilde dönüşüme uğramamış olsun”.

Duygusallık, bu dönüşümü her daim kendi tatmini açısından erteler. Bu dönüşümü kimliğin inkârı olarak görür. Bu bakımdan kimlik siyasetinin kendisini sorun olarak görmemiz gerekiyor.

Kimlik, fırlatılıp atılacak bir kavram olmamakla birlikte aslî belirleyici olmaktan çıkarılmalıdır. Bu ise Cumhuriyetçi düşüncenin hatırlanmasıyla olanaklı olabilir.

Cumhuriyetçi Düşünüşe İhtiyacımız Var

Cumhuriyetçilik, duyguların denetim altına alındığı bir anlayıştır. Çünkü cumhuriyetçiliğin esasında geçmişi referans almak, geçmişi bugüne taşımak yoktur; o, geleceğin inşası ile ilgilenir.

Kimliklerin duygusal yatırımlarıyla oluşmuş siyasal taleplerin ötesince Cumhuriyetçi siyaset, “ortak iyi”nin peşindedir. Bu da kimliğin ya da kimlikler savaşına dönüşmüş siyasal alanın farklılıkları temel alan siyasalarının ötesine geçen bir yurttaşlık siyasetini gündeme getirir.

Bu siyasette kimliğin konuşturduğu kişi olmaktan çıkılır; birlikte, aynı ülkede yaşayan yurttaşlar olarak konuşulur. 

Tümüyle duygularına hapsolmuş ya da onları hapseden biriyle yapamayacağınız yegâne şey “konuşmak”tır, iletişim kurmaktır. Hemen her siyasi aktörün talepte bulunduğu “iletişimin” bu denli ulaşılamaz bir şeye dönüşmesinin nedeni budur: Herkesin kendi duygusallığına kapılmış bir şekilde, onun kılavuzluğunda hareket etmesi.

Türk siyasetinin patinaj çekmesini istemiyorsak çözümün ne olduğunu bildiğimiz hâlde bizi çözümsüzlüğe sürükleyen kimlik politikalarının duygusal yatırımları üzerine bir durup düşünmeliyiz.

Bir çözümsüzlük varsa ve uzun yıllara yayılıyorsa o, hemen herkesin bir noktada katkıda bulunduğu bir şeye dönüşmüş demektir.

Bir Cevap Yazın