Yeni Yüzyıl Yeni Paradigma – II: Batı’nın Ortağı, Muhalefetsizleşmiş Bir Türkiye

Türkiye son günlerde iki önemli olgu ile yüzleşti, görünen o iki daha da yüzleşecek; bu iki gerçekten kaçamayacak. Önümüzdeki süreci bu iki olgunun istikrarı ya da kesintiye uğraması nitelendirecek.

Aslında kaçmak fiilinin aksine her iki olgu da bizatihi siyasal aktörlerin yapıp ettiklerinin bir sonucu.

Bu iki olgudan biri Batı’ya yöneliş, bir diğeri ise muhalefetsizleşme olgusu.

Gerek seçim öncesi ve sürecinde gerekse seçim sonrasındaki MASA analizlerini takip eden okurlarımız için bu iki olgunun da şaşırtıcı olmadığını vurgulamalıyız.

Nitekim bu uzun sürecin üç temel unsurunu analizlerimizde tekrar tekrar vurguladık:

1. AK Parti’nin tüm hatalarına rağmen kendini yenileme kapasitesi en yüksek siyasi parti olması.

2. Seçim öncesi mevcut seçmen potansiyelini muhafaza etme gayretinde olan AK Parti ve Erdoğan’ın, izlediği ittifak siyasetiyle gücünü büyük ölçüde muhafaza edecek olması.

3. Bu iki unsurla bağlantılı olarak dış politikada gerek iktisadi gerekse NATO ile ilişkilerin başat olduğu siyasi kaygılarla değişim yaşanacak olması.

Türkiye her daim iç politika ile dış politikanın birbiriyle ilişkili olduğu, birbirini belirlediği bir ülke olmuştur. Dolayısıyla “dış politikayı iç politik söylemden ayırmak” gibi anlayış bu topraklarda salt bir fanteziden ibarettir.

Yüzyıllık Cumhuriyet’in çeyrek asrına hükmetmiş AK Parti, kimi zaman iç politik kaygılar üzerinden dış politikasını belirlemiştir, tıpkı müesses nizamla doğrudan çatışmadan kaçındığı 2002-2008 sürecinde olduğu gibi.

Kimi zaman iç-dış ayrımı kalmayacak kertede bir politika izlemiştir, Arap Baharı olarak adlandırılan sürece verdiği reaksiyonda ve kendine biçtiği rolde görüldüğü gibi.

İçinde bulunduğumuz süreçte ise bu iki tarzın bileşiminden ibaret bir dış politika seyri belirlemektedir. Bunun anlamı, seçimi kazanan AK Parti’nin mecburiyetlerinin farkında olarak Batı’ya yönelmesi, NATO’da İsveç’in önünü açabilmesi ve Avrupa Birliği söylemini uzun zaman sonra dile getirmiş olmasıdır.

Bu durum, seçim öncesi Batılı analizlerde Türkiye’nin “Rus nüfuzuna açık bir ülke” olarak tanımlanması ve seçmenlerin 14 Mayıs’ta otoriter rejimle demokrasi arasında bir tercih yapacağının vurgulanması göz önüne alındığında daha da bir anlam kazanıyor.

Keza bu analizlere göre demokratik, yani Batı’nın ortağı bir Türkiye’nin siyasal öznesi de muhalefet, yani Kılıçdaroğlu liderliğinde Millet İttifakı olacaktı.

14-28 Mayıs seçim süreci bütün bu varsayımların ne denli zeminsiz olduğunu gözler önüne serdi.

Erdoğan, küresel ölçekte kendi meşruiyetini özellikle de ABD’nin “otoriter rejimler-demokrasiler” ayrımı karşısında tazelerken Batılı ülkeler ve NATO, Erdoğan ve Erdoğan’ı var eden siyasal-sosyolojik gerçekliği kabul etmek zorunda kaldı.

Türkiye’deki muhalefet ise ya entelektüel sığınağına hapsoldu ya da kendini tekrar eden bir siyasal ritme kapıldı.

Ülkedeki muhalefeti tanımlamak için Roland Barthes’ın “geviş getiren söylem” olarak adlandırdığı hususa dikkat çekebiliriz. Başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere muhalif siyasal aktörler hem Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğine hem de küresel gelişmelerin karmaşık ritmine gözlerini kapatarak adeta “geviş getiren söylemin” kucağına düşmüş durumda.

AK Parti ise “seçim makinesi” olmanın özelliğini tipik bir şekilde gösteriyor. Bir makine gibi üretiminin sonuçlarından ziyade kendi ritminin işleyişine kapılabilirken sonuçlar hususunda düğmesine basıldığında kendisini resetleyebiliyor.

Başka bir deyişle mecburiyetler söz konusu olduğunda, makinenin yeterli üretim yapmadığı anlaşıldığında bir resetleme yapıp söylemsel ve yapısal revizyonları gündeme getirebiliyor.

Bu anlamda AB söylemleriyle Batı’ya yöneliş “makinenin” konjonktürel ritminin ötesinde hem Türkiye’nin tarihsel bağlarının gerektirdiği bir husus hem de güncel iktisadi ve uluslararası bağlam dolayısıyla bir mecburiyettir.

Cumhuriyet tarihi, zaman zaman Batı ile ters düşülen kriz anlarına, gerilim süreçlerine aşinadır. Bu süreçlere verile konjonktürel yanıtlar asla bir eksen kayması hâline dönüşmemiştir. Bu bağlamda Erdoğan’ın Batı söylemini salt konjonktürel bir dönüş olarak okumak NATO ve başta Avrupa olmak üzere Batı ile ilişkilerimizin tarihsel derinliğini ikinci plana atmak olacaktır.

İğdiş Edilmiş Muhalefet

Türkiye’nin Batı’yla ortaklığı, yakın ilişkileri yeni bir olgu olmasa da “muhalefetsiz” bir şekilde bunu gerçekleştiriyor olması oldukça yeni bir olgudur.

Bu olgunun asli kaynağı elbette bir siyasal parti ve liderin çeyrek asır ülkenin yönetiminde yer alma başarısı gösterebilmesidir. Nitekim çeyrek asırlık AK Parti başarısı, aynı zamanda çeyrek asırlık muhalefet başarısızlığıdır da.

Fakat içinde bulunduğumuz süreçte muhalefetin, kurguladığı kazanma fantezisinin ötesinde ağır bir yenilgiye uğramasıyla birlikte varoluşsal bir krize girdiğini gözlemlemek mümkün. Daha da ötesi, bu krizi aşma yolunda bir çaba görmüyoruz; aksine, muhalefetin tekrarın söylemine kapıldığına şahit oluyoruz.

Değişim yönündeki açıklamalar değişimi mümkün kılacak alt üst edicilikten yoksun.

Kimileri sorunları ve değişim talebini zamana yayarak unutturma derdindeyken kimileri değişimi gerçekleştiren olmaktan ziyade değişimin adeta kendi kucağına verilmesi beklentisi içinde.

Muhalif siyasal aktörlerin herhangi bir somut adım atma konusundaki çekingenliği, yoğun bir duygusal yatırımın yapıldığı ve aynı ölçüde hayal kırıklığıyla sonuçlanan seçimin muhasebesinin yapılmaması önemli sonuçlara gebe.

Bu sonuçlar salt konjonktürel aktörlerin siyasal akıbetini etkilemekle kalmayacak, aynı zamanda başta CHP olmak üzere muhalif partilere yönelik yılgın bir siyasal hafıza yaratacaktır.

Nitekim kendi çizdiği, vaat ettiği siyasal ahlâkın tam tersine bir seçim sonrası performansı gösteren ana muhalefet partisinin mevcut kadroları ve lideri “muhalif” ve “CHP” fenomenlerine negatif bir imaj kazandırıyor, kendi seçmenlerinin öfkesinin soğumasını beklerken gelecek nesillere kapasite ve tutarlılık sorunu olan bir parti imajını miras bırakıyor.

Aynı mirasın oluşmasında parti içi muhalefetin aktörü olduğunu iddia eden, değişim sözcüğünü eylemden ve etkiden yoksun bir klişe haline getirmekten fazlasını yapamayan kesimler de pay sahibi.

Tüm bunların yanında muhalif entelijansiyanın kimi kesimleri mevcut durumu “politik evsizlik” gibi kavramlarla işaret ederken CHP ve diğer muhalif partilerin, kendi seçmenlerinde yarattığı “vazgeçme” halini vurguluyor.

Bu vazgeçiş, CHP’ye dair oluşan olumsuz siyasal hafızanın sadece bir başlangıcı.

Netice itibariyle Türkiye, muhalefetsiz bir ülke yolunda ilerliyor. Siyasal canlılığını yitirmiş bir muhalefetin ne kendisine ne de seçmenine sunabileceği bir umut olabilir. CHP’nin mevcut yönetimi siyasal ömrünün tamamlandığını görmüyor, görmek de istemiyor.

Değişim aktörü olmak isteyenler de sıfır riskle bu değişimin gerçekleşebileceğini sanıyor ya da bunun dışında bir değişim arzuları yok.

Her hâlükârda Türkiye’de siyasetin sadece bugününü değil, geleceğini de etkileyecek bir kaygısızlık ve kayıtsızlıkla hareket ediyorlar diyebiliriz.

14 Mayıs öncesindeki vaat ve beklentilerin birer aldatmaca olduğunu gören ve büyüsünü yitiren muhalefet seçmeni, bu aktörlere mecbur olmadığını göstermedikçe muhalefetsizlik hâli giderek kemikleşecek, post-Erdoğan dönemini de belirleyen asli unsur olacaktır.

Bir Cevap Yazın